Dolar

43,8373

Euro

51,7449

Altın

7.191,52

Bist

13.934,06

Çatırdayan sistem ve 'yeni düzen' tartışmaları

1 Saat Önce Güncellendi

2026-02-23 00:33:46

Dr. Mehmet Babacan

Geleneksel olana dair, gerek teorik düzeyde gerekse de pratik düzeyde, ne varsa hemen hepsinin yıkıldığı, yerleşik düzen ve normların aşındırıldığı ve küresel ölçekte etki doğuran devasa gelişmelerin yaşandığı bir çağdayız. Birçok çalışmada “değişim”, “dönüşüm” vb. gibi kavramlarla ifade edilmeye çalışılan bu durum aslında bir tarif ve tespit yapabilme çabalarının yansıması olarak karşımızda duruyor. Asıl önemli gelişme içinde bulunduğumuz geçiş periyodundaki dinamikler ve bir ara dönem sayılan bu geçişin ardından uluslararası sistemin alacağı yeni biçim/form. Yerelden evrensele ya da tam tersine evrenselden yerele kadar bütün katmanlarda kalıcı izler bırakacak bu devinim, değişim ya da dönüşüm evresi hangi faktörlerden etkileniyor ve nasıl sonuçlanacak? İçinde yaşadığımız ancak farkında olmadan dönüştüğümüz bu geçiş süreci acaba nelere gebe?

Hegemonya Tartışması ve Güç Rekabeti

Aslına bakılırsa “değişim”, “dönüşüm”, “yeni bir düzen”, “yeni bir sistem” kavramları tarihte ilk kez kullanılmıyor ve “Acaba uluslararası sistemde yeni bir düzen mi başlıyor sorusu (?)” da ilk defa sorulmuyor. İnsanlık ikinci büyük küresel savaş deneyiminin ardından 1945'te yeni bir çağa giriyor ve şiddet kollektif güvenlik girişimleriyle artık dizginleniyordu. Öyle ya; kurulan Birleşmiş Milletler (BM) sistemi insanlığı bir daha böyle tarifsiz acılara ve felaketlere sürüklememek için Almanya karşısında başarılı olmuş “düvel-i muazzama” tarafından konsolide ediliyor art arda gerçekleşen güvenlik konferansları ve oluşturulan silahsızlanma paktları, imzalanan çok-taraflı antlaşmalar uluslararası güvenliğin bir nevi “sigortası” oluyordu. Ancak kurulan BM sisteminin Atlantik merkezli bir dünya sistemi öngörerek bu sistemin önde gelen Avrupalı ve ABD'li aktörlerinin çıkar ve güvenliklerini öncelediği çok geçmeden anlaşılırken ABD ile SSCB arasında savaş zamanında ve savaşın hemen ardında başlayan dostluk dönemi kısa sürdü, deyim yerindeyse balayı döneminin ardından tüm dünya iki kampa ayrılarak tarihe “Soğuk Savaş” adı ile geçen inişli-çıkışlı, tansiyonun bir yükselip tavan yaptığı, bir alçalıp yumuşadığı adıyla müsemma bir 45-50 yıllık yürek hoplatan macerayı geride bıraktı.

1991'de bu kez ABD Başkanı Baba Bush Ortadoğu'dan büyük bir iştah ve hevesle “Yeni Dünya Düzeninin” kurulduğunu ilan etti. Saddam'ı Kuveyt'ten çıkaran Amerikan güçleri ödül olarak Ortadoğu ülkelerinde yeni üsler kazanırken savaş sonrası dönemdeki uluslararası iş birliği takdire şayandı. Tüm dünya SSCB'nin yıkılışının ardından daha müreffeh, güvenli, risksiz ve Amerikan hegemonyasının kanatları altında barışçıl bir düzen tahayyül ederken gelenin gideni arattığı geç olmadan fark edildi. “Amerikan rüyası” boştu dahası daha önce adresin yeri, adresi ve konumu belli iken şimdi tehdidin nereden geleceği belli olmayan ve giderek genişleyen bir tehditler dönemi başlamıştır. Çevre, eğitim, sağlık, yayılan nükleer silahlar, baş döndüren teknoloji, terör örgütleri, milis şebekeleri ve mısır patlağı gibi çoğalan devlet-dışı aktörler artık yeni tehdit unsurları ve konuları olarak ortaya çıkmaya başladı.

Gelelim günümüze… Dağılan “Washington Konsensüsü” ile “Amerikan rüyasından” uyanan dünya ABD'nin kendi çıkarlarından ve güvenliğinden başka bir şey düşünmediğini 2001'den sonra artan bir hızla önce “güvenlik” eksenli, 2008'den sonra ise giderek “ekonomi” eksenli olarak daha yoğun hissetmeye başladı. Obama, Clinton, Biden gibi ABD başkanları dikkatleri başka yöne çekmeye çalışan geçici ve günü kurtaran hamlelerde bulunmayı deneseler de bu gerçeği ilk kez ve üstüne basa basa Noam Chomsky'nin bir “sosyopat” olarak nitelediği Donald John Trump birinci ve ikinci başkanlık dönemlerinde “Önce Amerika (First America!)” diyerek bir nevi uluslararası sistemi kaderine terk etti. Ancak aynı Trump Çin'in yükselen hegemonyasına karşı meydan okumayı da sürdürerek ticaret savaşlarını başlattı, gümrük duvarlarını yükseltti ve teknolojik rekabete hız verdi. Aynı zamanda Çin'in Batı ittifakı karşısındaki “sarsılmaz müttefiki” Putin Rusya'sı da AB'yi karşısına alarak Güney Osetya ve Kırım adımlarının ardından Ukrayna Savaşı ile AB'yi stratejik bir teste tabi tuttu. NATO-Rusya ve ABD-Çin restleşmesi farklı cephelerde farklı boyutlarıyla devam ederken Covid-19 pandemisi, Arap Devrimleri, Afrika, Ortadoğu ve Avrupa'daki diğer kriz ve çatışmalar büyük güç rekabetini ve hegemonya mücadelesini çeşitli araç ve koşullarıyla (vekil savaşlar, enerji diplomasisi, kalkınma yolları projeleri, ticaret savaşları, kritik mineraller ve nadir toprak elementleri üzerinde mücadele vb. gibi) yeniden dünyanın gündemine getirdi.

Devlet, Toplum, Küreselleşme ve Diğer Aktörler

Bütün bu süreçler yaşanırken devletin rolü, etkisi ve konumu sürekli bir tartışma konusu oldu ya da bilinçli ve yapay bir şekilde kollektif bir yapı ve kimlik olarak devlet küresel sistemdeki gelişmelerde sürekli tartışmaların içine çekilmeye çalışıldı. Küreselleşme ve bölgeselleşme eğilimleri karşısında devletin göstereceği tavır asıl belirleyici olana faktördü belki de bu yüzden devletin “aktör” düzeyindeki rolü çok sorgulandı. Çeşitli dönemlere ve alt-başlıklara ayrılarak incelenen küreselleşme olgusu ve dalgası tüm hızıyla günümüzde devem ederken tüm dünyayı dönüştürdü. İtici gücü bilgi ve iletişim teknolojileri olan küreselleşme süreçleri toplumları derinden etkileyen sosyolojik sonuçlar doğururken aynı zamanda yeni ihtiyaçları ve bireyleri le toplum nezdinde de yeni riskleri ve güvenlik tehditlerini gündeme getirmeye başladı. Bu bağlamda devletler düzeyinde yeni “içe-kapanmacı”, “milliyetçi” ve “merkeziyetçi” politikalar ağırlık kazanırken bireyleri referans alan yeni nesil güvenlik ekolleri de tekrar sorgulamaya tabi tutuldu.

Devletin yanında uluslararası sistemde adından sıkça söz ettirmeye başlayan devlet-dışı aktörler, devletler kadar sistem düzeyinde etkili olmaya başlarken bu aktörlerin etki gösterdiği alanlar (askeri, diplomatik, toplumsal, kültürel) devletlerin bu aktörlerle dahil olmaya başladığı yeni iş-birliği veya mücadele alanları doğurdu. Küresel güvenlik birçok açıdan tehdit altına alınırken devletlerin çeşitli açılardan devlet gibi hareket eden bu aktörlere olan ihtiyacı da artmaya başladı. Uluslararası sistem devletler, örgütler ve bireyler yanında yeni nesil aktörlere alan açarken Afrika, Ortadoğu ve Gazze bağlamında aşındırılan uluslararası hukuk da bu köklü dönüşümden nasibini aldı.

Malûmun İlânı veya Büyük itiraf: Münih Konferansı

Bütün bu çerçeve içerisinde uluslararası sistemde gelinen noktayı içeriğinde gerçekleştirilen toplantı ve açıklamalar ile realist bir biçimde özetleyen oldukça samimi bir platform olarak öne çıkan “Münih Güvenlik Konferansı” aslında malûmun bir ilanı olarak görülmelidir. 13-15 Şubat 2026 tarihlerinde Almanya'nın Münih kentinde yıllık toplantısını gerçekleştiren konferansın “Yıkım Sürecindeki Küresel Düzen” teması uluslararası kamuoyu nezdinde gündem oluşturdu. ABD'nin Avrupa'yı dışlayan ve kaderiyle baş başa bırakan tavrı açıkça dile getirilirken güncel diplomatik gelişmeler ve krizler bağlamında etkisizliği ve pasifliği yüzüne vurulan AB keza çoktan bir iç hesaplaşması yapmaktaydı. Münih'te bu iç hesaplaşması deyim yerindeyse “hataların itirafı” ve “günah çıkarmaya” dönüştü. Kapsamlı bir savunma gücü ve AB Ordusu oluşturmakta zorlanan yaşlı kıta yıllardır güvenliğini büyük ortağı Washington'a ipotek etmenin ceremesini çekerken savunma konusunda kısa ve orta vadede kendi kendine yeterli hale gelmesi ise pek gerçekçi görünmüyor. Trump'un Grönland'ı ilhak tehditlerinin gölgesinde gerçekleşen konferans çeşitlenen ve hibrit karakter kazanan güvenlik tehditleriyle mücadele üzerine kafa yormayı denemiştir.

Son Söz

Bu sene 62. si düzenlenen Münih Güvenlik konferansı yayınlandığı sonuç raporuyla 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD tarafından inşa edilen düzenini yine bizzat ABD tarafından yıkıma sürüklendiğini şerh düşerken Avrupa kıtasının vahim çaresizliğini ve çok-katmanlı tehditler karşısındaki acziyetini de tescillemiştir. Pekin, Moskova ve Washington arasında çeşitli pazarlık yöntemleriyle dilimlenmeye çalışılan dünya pastasında normatif bir güç olarak öne çıkan ancak otonom bir aktör kabiliyeti geliştiremeyen AB bu paylaşımı sadece seyretmekle yetinmektedir. Eskinin henüz ölmediği ve yeninin de tam ve sağ olarak henüz doğamadığı bu geçiş dönemi bir “canavarlar zamanını” andırsa da yeniye dair dinamikleri de altında saklamakta. Geçtiğimiz ay düzenlenen Davos Dünya Ekonomik Forumu “uluslararası ekonomik sistemin” çöküşünü ilan etmişti. Münih Güvenlik Konferansı ise sistemin “siyasi” çöküşünü ilân eden bir raporla kapandı. Bakalım çatırdayan/yıkılmak üzere olan “eski” ile şekil almaya doğru giden “yeni düzen tartışmaları” nereye kadar sürecek?

Dr. Mehmet BABACAN/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Yangında evdeki tüp patladı: Mahsur kalan 13 kişiyi itfaiye kurtardı

Haber Ara