Dolar

43,3926

Euro

51,5579

Altın

7.010,76

Bist

12.992,71

Kuzeydoğu Suriye bağlamında SDG-ŞAM mutabakatı

2 Saat Önce Güncellendi

2026-01-26 00:13:30

Dr. Mehmet Babacan

Ortadoğu bölgesinde dengeler hızla değişirken bölgedeki devlet sistemlerinin dış ve güvenlik politikaları diğer bölgesel aktörleri yakından ilgilendirmesi yanında yüzyıllardır çeşitli yöntem ve nedenlerle bu bölgeye müdahalelerini yoğunlaştıran küresel aktörleri de etki alanı içine alıyor. İçeride ve dışarıda 8 Aralık 2024 sonrası dönemde yoğun bir “yeniden-inşa”, “toparlanma” ve “meşruiyet” çabası içerisine giren Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni Suriye yönetimi ulusal güvenlik tehditlerini bertaraf etme açısından kararlı bir siyasi irade yanında Türkiye ile kurulan güçlü iş birliğini ve koordinasyon becerisini de sahaya yansıtıyor. Nitekim “10 Mart Mutabakatı” kapsamında 31 Aralık 2025'e kadar Suriye ordusuna entegrasyonu öngörülen ve Kuzey Suriye kırsalında faaliyet gösteren “SDG” varlığının pratikteki eylemlerinin imza atmış olduğu bu mutabakat ruhuna uymaması yanında verilen süreyi de istismar ederek istikrar-bozucu eylemlere girişmesi sahada askeri müdahale yöntemleriyle yeni bir gerçekliğin inşa edilmesi zaruriyetini doğurmuştur.

Suriye'deki SDG Varlığının Kökenleri, Yükselişi ve Düşüşü

2011 yılında baş gösteren Arap Devrimlerinin sayıca çoğaltarak geniş bir ölçeğe yaydığı devlet-dışı aktörler bölgesel ve küresel aktörler açısından hem maliyet açısından kullanışlı olmaları hem de jeopolitik güç mücadelelerinde (vekil savaşlar dahil) etkin manevra kabiliyeti sağlamaları ve sahada pratik çözümler üretmesi bakımından desteklenmiş ve araçsallaştırılmıştır.

Ancak “normalleşme eğilimleri”, “konjonktürün değişmesi” gibi yapısal özellikler yanında en azından Suriye bağlamında Baas rejiminin düşüşünün ardından bu ülke sathındaki güç rekabetinin ve vekil mücadelelerin sönümlenmeye başlaması, her ne kadar bazı çevrelerin işine gelmese de, yeni bir denklem inşa etmiştir. Rusya ve İran gibi aktörler tarafından desteklenen Esed rejiminin Suriye topraklarının tamamına hâkim olamadığı kriz/iç savaş dönemi boyunca ABD tarafından “vekil güç” stratejisi kapsamında ve IŞİD ile mücadeleye yönelik olmak üzere desteklenen, eğitilen, fonlanan SDG, sahadaki fonksiyonu söylem ve eylem düzeyinde sona ermiş olmasına rağmen, siyonist-emperyalist hülyalara dalmakta ısrar etmiş bu ise kendisinin realist ve acı bir deneyimi yaşamaya mecbur kalmasıyla sonlanmıştır.

ABD Başkanı Trump'un bizzat Suriye'de alanı Türkiye'ye bıraktığını ifade etmesi, Şara yönetimini Washington'da konuk ederek meşruiyetine destek vermesi ve Amerikan dış politikasının öteden beri dillendirildiği üzere ekseninin başka bölgelere kayarak angajmanı azaltması Beyaz Sarayın Ortadoğu'daki ittifak ve vekil yapılarını da dönüştürmüştür.

Herkesin farklı bir Suriye Gündemi Varken…

Türkiye'nin her alanda müttefiklerine ve muhataplarına Suriye sınır kuşağı boyunca asla bir “terör koridoruna” ve/veya “devletçik” oluşumuna izin vermeyeceğini ifade etmesine rağmen SDG benzeri yapılara örtük ve doğrudan desteğin devam etmesi; TSK'nın Zeytin Dalı, Bahar Kalkanı, Barış Pınarı vb. askeri operasyonları gerçekleştirmesini doğurmuş, Ortadoğu'da ve Suriye'de konjonktürün değişmesi ise yeni ilişki biçimlerini ortaya çıkarmıştır. ABD'nin azalan angajmanı karşısında yeni Şam rejimini zayıflatma amacını güden ve bu doğrultuda Güney Suriye'deki yayılmacı gündemine hız veren Tel Aviv'in Dürzi ve Kürt kartını kullanmaya kalkışması SDG'yi yeniden cesaretlendirmiştir. Saddam rejimi altındaki Irak'a karşı benzer bir senaryoyu daha önce de devreye koyan Tel Aviv bu politikasını güçlendirmek için “Davud Koridoru” gibi birtakım jeopolitik projeksiyonları teorileştirmeye kalkışmıştır.

Teoriyi pratikle örtüştürmek için de Süveyda'da Dürzileri ayaklandıran İsrail, birçoğu medyaya yansıyan gizli konuşmalarla ortaya çıktığı üzere Şam-Ankara ittifakını baltalamak ve yeni Suriye rejimini istikrarsızlaştırmak için Esed kalıntısı muhaliflerden Nusayrilere, Kürt azınlıktan Dürzilere kadar geniş bir yelpazedeki unsurları kendi revizyonist gündemini gerçekleştirmek için kışkırtmayı denemiştir. Bu girişimlerden bazıları Suriye'nin kimi kentlerinde can kayıpları ve artan şiddet dalgasıyla sonuçlansa da Şam yönetimine bağlı güvenlik güçlerinin düzen ve otoriteyi yeniden sağlamasıyla daha fazla büyümemiştir. Dahası Irak'taki Şii otoritelerinden Mukteda es-Sadr'ın Suriye'deki yeni yönetimi ötekileştirmeye çalışması ve bu kapsamda bölgesel yönetimden Irak-Suriye sınırındaki tedbirleri artırmasını istemesi, İsrail'in ülkedeki birçok etnik ve mezhepsel kimlik üzerinden ayrıştırıcı ve kışkırtıcı bir politika izlemesi, SDG'ye yönelik operasyonlar bağlamında Türkiye'deki muhalefet çevrelerinin ayaklanması farklı Suriye gündemlerinin varlığını bariz olarak ortaya çıkarmıştır.

Suriye'deki yeni rejimin kapsayıcı ve bütünleştirici bir politika izlemesine rağmen bölgesel aktörlerin farklı bir Suriye istemesi, art-niyetli ve kaos üretici politikaların gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. Irak ve İran'daki bazı çevreler tıpkı Esed döneminde olduğu gibi Şii/Nusayri karakterde bir yönetim yapısı arzularken, İsrail parçalanmış ve zayıf, kendisi açısından tehdit potansiyeli üretmeyen bir Şam yönetimi talep etmekte, PKK/PYD/YPG/SDG gibi terör organizasyonları ise Suriye'yi Kürtlerden müteşekkil görerek bu ülke sathında bir “kantonlaşma”, “devletleşme” ya da en azında “de facto” yapıda da olsa bir Kürt bölgesi yaratmak istemektedir.

Şam rejimi için Riskler ve Fırsatlar

Washington'un azalan desteğine Tel Aviv'i ikame etme planları yanında ABD'li 2 askerin ve 1 sivil vatandaşın ölümüyle sonuçlanan geçtiğimiz aylardaki Suriye'deki IŞİD/DEAŞ saldırıları kapsamında SDG, geride bıraktığımız devrim süreçlerinde geçerli olan terörle/IŞİD'le mücadele kapsamında tekrar “vekil güç” olarak önceliklendirilmeyi beklemiş; bu beklenti Şam rejimi ile imzalanan 10 Mart Mutabakatının istismarını doğuran etkenlerin başında gelmiştir. Ancak Trump'un olduğu kadar ABD'nin Ankara büyükelçisi Tom Barack'ın da açıklama ve söylemlerine yansıdığı gibi SDG'nin çoktan ömrü ve “kullanım süresi” dolmuştur. ABD açısından “aparat” olarak kullanılan ve vekil olarak desteklenen her yapı belli bir amaca hizmet etmesi için kurgulanarak ve o amaca özgü koşullandırılarak etkinleştirilir ancak konjonktürün her an değişmesine bağlı olarak Washington'un en kadim dost, müttefik ve vekil yapılarını her an gözden çıkarması da olasıdır.

Nitekim bu durumun tarihte birçok örneği görülmüş olmakla beraber realist davranmaktan ve saha dengelerini doğru okumaktan/değerlendirmekten imtina ederek yukarıda da belirttiğimiz üzere algılara dayalı olarak hareket eden, ayrıca siyonist-emperyalist rüyalara dalmakta ısrar eden SDG, Suriye ordusunun geniş çaplı operasyonu karşısında tutunamamış ve çöküş sürecine geçmiştir. Neticede Şivan Perwer gibi ABD Başkanı Trump'a adete gözyaşları içerisinde yalvaran ve “hep böyle yapıyorsunuz!” gibi sitemlerle dolu olan teatral sahneler ortaya çıkmıştır. SDG baskısından kurutlan Deyr Hafir, Tabka, Haseke ve Rakka halklarının coşku dolu gösterileri başka söze gerek bırakmadan her şeyi özetlemiştir.

SDG'nin sahadaki yenilgisi üzerine imzalanan 18 Ocak (2026) Mutabakatı ile Deyr-i Zor ve Rakka vilayetinin idari ve askeri kontrolü Suriye hükümetine geçerken aynı zamanda bu bölgedeki petrol ve doğalgaz sahaları ile sınır geçiş kapılarının kontrolü de Şam rejimine devredilmiştir. Diğer yandan Suriye yönetimi ile SDG arasında geçen hafta varılan ateşkes anlaşmasının Şam hükümetinden bir yetkiliye dayandırılan açıklamada anlaşmanın “muhtemelen bir ay uzatılacağı” da dile getirilmiştir. Deyr-i Zor'un doğusuna çekilen SDG güçlerinin tamamen tasfiyesi için Şam yönetimini ise önümüzdeki süreçte riskler ve fırsatlarla dolu yeni bir süreç beklemektedir.

Bu risk ve fırsatlar İsrail-Lübnan-İran düzleminde yeni büyük ölçekli savaş ve çatışmalara gebe bölgesel politikanın belirsiz yapısıyla beraber uluslararası sistemdeki diğer gelişmeler tarafından tayin edilmektedir. Bölgesel ve uluslararası güvenlik politikası sürekli dönüşmektedir. Saha neticelerine bakıldığında askerî açıdan varlık gösteremeyen ve Suriye ordusu karşısında önemli ölçüde gerileyen SDG lideri Mazlum Abdi'nin imzalanan ateşkes kapsamında Suriye'nin kuzeyi ve kuzeydoğusundaki Kürtlere ait idari yapıların Şam hükümetine entegre edilmesini kabul etmekten başka şansı kalmamıştır.

Ankara-Şam Hattı

Yukarıda Suriye'ye dair farklı aktör ve çevrelerin farklı bir gündemi olduğundan bahsettik. Aynı zamanda bu aktörlerin tek bir kimlik grubuna odaklanarak politikalarını tekçi bir anlayış üzerine bina ettiklerini ve bu politikaların da gerçekçi olmaktan uzak olarak sadece kaos ürettiğini de ifade ettik. Oysa Ankara'nın engin tecrübesinden ve devlet-inşası süreçlerinde çok boyutlu desteğinden ifade eden Şara başkanlığındaki yeni Suriye yönetimi İsrail, SDG ya da İran gibi mezhepçi bir saikle hareket etmemekte, bu yönde bir güvenlik politikası izlememektedir. Aksine Şara'nın Kürtlere hitabında olduğu gibi; “Bu devlet hepimizin” demektedir. Ankara'nın taktik ve lojistik açıdan şekillenmesine katkıda bulunduğu Kuzey ve kuzey-doğu Suriye kırsalına yönelik operasyonun başarısı Şam rejiminin özgüveninin ve ülke sathındaki otoritesini pekiştirirken gücünü ve kararlılığını de tahkim etmiştir. Ankara-Şam iş birliği ve ittifakı ayrıştırıcı gündemleri olan ve yayılmacı güdülerle hareket eden diğer aktörlerin aksine Kürt, Arap, Türkmen, Dürzi, Nusayri gibi bütün etnik ve mezhepsel kimlikleri kucaklayan kuşatıcı, pragmatik ve diyaloga dayanan bir dil benimsemektedir.

Son Söz

Türkiye'nin içeride olduğu gibi dışarıda ve yeni Suriye hükümetinde de ulusal ve bölgesel barışı öncelediği herkesin malûmudur. Bölgede istikrarsızlık üreten aktörlere ve politikalara set çekme amacında olan Ankara'nın yeni Şam hükümetine verdiği destek sadece Türkmenleri değil bölgedeki bütün halkların barış ve huzur içerisinde bir arada yaşama hakkını önceleyen bütüncül bakış açısından ve “ahlâki realizm” ile “insani dış politika” temelli yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Çünkü Ankara bu uğurda kimsenin yüklenmek üstlenmediği “en fazla mülteciye ev sahipliği yapma” yükünü üstlenerek bu uğurda elini taşın altına koymaktan çekinmemiş ve Suriye'de bugünkü tablonun oluşmasında başrolü oynamıştır. Keza bundan sonra da Şara hükümetiyle omuz omuza yürüyen Türkiye bölgedeki bütün şer odaklarının gerek Suriye özelinde gerekse de bölge genelinde kaos planlarını hezimete uğratmaya devam edecektir.

Dr. Mehmet BABACAN \ Timeturk

Tüm Yazıları

Haber Ara