28 Şubat tarihinde sabahın erken saatlerinde İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik ortak saldırıları ile başlayan savaş, bölgemizde ve dünyada zaten kırılgan ve diken üstünde olan barış ve istikrar ortamını bozarak yerini çatışmacı bir atmosfere bırakmıştır. İran'ın “misilleme” bağlamında bölgede kendisine nispeten yakın konumdaki ülkelerde (Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar vb.) bulunan Amerikan üslerini hedef almasıyla savaşın bölgeselleşmesi riski ortaya çıkmıştır. Ayrıca Tahran'ın “Hürmüz boğazını” kapatmasıyla petrol ve ticaret gemilerinin geçişleri sekteye uğramış, tüm dünyada şimdiden ekonomik endişeler ve savaş nedeniyle oluşabilecek enerji güvenliği problemleri ortaya çıkmıştır.
Uluslararası ve bölgesel etkilerinin yanı sıra İran'ın Türkiye'nin sınır komşusu olması dolayısıyla bahse konu savaşın aynı zamanda ulusal güvenlik boyutu da bulunmaktadır. Nitekim savaş öncesinde gerçekleşen müzakereler döneminde Ankara diplomasi kapısının kapanmaması için elinden gelen bütün çabayı göstermiş, bu hususta bir “mekik diplomasisi” gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Sayın Fidan büyük bir özveri göstermiştir. Ancak Tahran'ın ısrarıyla Umman'da gerçekleştirilen görüşmeler ilerleme göstermesine ve 26 Şubat tarihli üçüncü tur Cenevre görüşmelerinde de büyük bir yol katedilmesine rağmen Haziran ayındaki senaryo tekrarlanmış ve İsrail'in kışkırtmaları yanında “Yahudi Lobisinin” yoğun etki ve baskısı altında Washington 28 Şubat'ta İran'a saldırı kararı vermiştir.
İsrail'in Savaşı mı? ABD'nin Savaşı mı?
Bir bakıma Haziran ayından gerçekleşen “12 Gün Savaşının” bir devamı veya rövanşı olarak görülebilecek mevcut savaş, Ortadoğu bölgesindeki güvenlik mimarisi üzerinde kalıcı etkiler bırakma potansiyeline sahip olması yanında uluslararası sistemde aşınan Amerikan hegemonyasına da son verecek birtakım dinamikleri taşımaktadır. Geçtiğimiz aylarda gayrimeşru bir biçimde Venezuela'ya müdahale ederek devlet başkanını kaçıran ve ülkenin enerji kaynakları üzerinde tahakküm kuran Washington, ardından Grönland'ın ilhakından bahsederek Avrupalı müttefiklerinin tepkisini üzerine toplamış, bu da yetmezmiş gibi Kanada, Kolombiya ve Küba gibi ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan açıklamalarda bulunmuştur.
Donald Trump başkanlığındaki ABD yönetimi uluslararası hukuku hiçe sayan saldırgan politikaları ve açıklamaları bağlamında bizzat mimarı olduğu kurallara dayalı liberal uluslararası düzenin tabutunu hazırlarken, Beyaz Saray'ın Ortadoğu'daki müttefiki İsrail ise Gazze'de gerçekleştirdiği soykırım bağlamında hiçbir devletin ihlal etmediği kadar uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmiş ve artık sadece söz ve temennilerde kalan “BM Sistemini” de işlevsizleştirmiştir. Ortadoğu bölgesinde kendisinden başka hiçbir ülkenin nükleer silah elde etmesine tahammül edemeyen ve izin de vermeyen Tel Aviv, geçmişte Suriye ve Irak'a yönelik olduğu gibi uzun zamandan beri İran'a karşı da bu bağlamda hasmane politikalar izlemiştir. Neticede nükleer enerji konusundaki kararlı stratejisi yanında inşa ettiği “direniş ekseni” ile kendisini hedefe koyan Tahran rejimini giderek ötekileştiren ve şeytanlaştıran İsrail, küresel aktör ve hegemon güç ABD'nin istihbarat, teknoloji ve askeri kaynaklarını kullanarak tıpkı geçmişte Saddam rejimi ile yönetilen Irak'a yaptığı gibi gibi İran'ı da Ortadoğu'daki siyaset denkleminin dışına itmek istemiştir.
Bu nedenle yukarıdaki soru daha çok önem kazanmaktadır: “Mevcut savaş, İsrail'in mi yoksa ABD'nin mi savaşı?” Aslına bakılırsa ABD kamuoyunda, akademisinde ve siyaset çevresinde dönen tartışmalar ağırlıklı olarak tıpkı 2003-Irak Savaşında olduğu gibi ABD'nin bu savaşa pek istekli olmasa da İsrail tarafından zorla sürüklendiği ve büyük bir risk ile maliyet altına girdiği yönündedir. Keza Donald Trump'un yetkilerinin kısıtlanması tartışmalarını doğuran ve yönetiminin geleceğini tehlikeye düşüren bu savaş bölgede (Ortadoğu) ve uluslararası sistemde anti-Amerikancı algıları tekrar aktif hale getirerek zaten müttefikleri tarafından da artık açık bir biçimde sorgulanan Amerikan hegemonyasını ve mevut iş birliklerinin güvenilirliğini tekrar tartışmaya açacaktır.
Trump'un ikinci başkanlık dönemi (Trump 2.0) öncesinde özellikle seçim kampanyasında Gazze ve Ukrayna'ya atıfla “Savaşları bitireceğim” iddiasına rağmen yeni çatışmalara sebebiyet vermesi, Savunma Bakanlığı'nın ismini “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirmesi ve bu da yetmezmiş gibi “Nobel Barış Ödülünü” almak istediğini beyan etmesi eylemleriyle söylemleri arasındaki bariz tezatı ne kadar açık bir şekilde ortaya çıkarıyorsa, İran konusundaki açıklama ve politikaları da Tel Aviv ve Yahudi Lobisi ürünü olduğunu bir o kadar ele vermektedir.
Keza İran'la bir nükleer anlaşma peşinde olduğunu ve diplomasiye şans vereceğini beyan eden Trump, Netanyahu'nun sık sık gerçekleşen Washington ziyaretlerinin ardından ertesi gün veya birkaç gün sonra “İran'da insanları öldürüyorlar. Rejimi yok edeceğim” vb. gibi şiddet yanlısı ve savaşı çağrıştıran ifadeler kullanabilmektedir.
Trump'un İran hakkındaki söylem ve stratejileri bizzat Netanyahu tarafından yönlendirilmekte ve Ortadoğu bölgesinde ABD destekli İsrail hegemonyasının idamesini amaçlamaktadır. Bu amaca yönelik olarak İsrail'e tehdit oluşturma potansiyeline sahip siyasal sistemlerin bertaraf edilmesi ve “İbrahimi Anlaşmaların” kapsamının genişletilmesi öncelenmektedir. Özellikle İran'daki rejimin bertaraf edilmesinde halkın özgürleştirilmesinden bahsedilmesi, “demokrasi” ve “özgürlük” kavramlarının ön plana çıkarılması ile eski İran şahının oğlu Prens Rıza Pehlevi liderliğindeki alternatif bir yönetim biçiminin dayatılması, İsrail'in bölgedeki bütün devletlere yönelik olarak izlediği “böl-parçala-istikrarsızlaştır” stratejisiyle uyum içerisindedir.
Diğer yandan ABD'nin özellikle 2003-Irak Savaşında kullandığı ve günümüzde İran saldırılarını meşrulaştırmada tercih ettiği ancak büyük ölçüde içi boşalan ve inandırıcılığını kaybeden geçmişteki “bölgeye/ülkeye demokrasi getirme” retoriklerine de çok benzemektedir. Tel Aviv'in ABD destekli Tahran rejimini yıkma hedefi tam olarak gerçekleşmese bile ülkenin Irak benzeri bir kaos ve iç savaşa sürüklenmesi, rejimin zayıflaması ve ülkenin parçalanması İsrail'i memnun edecek bir tablo olarak değerlendirebilir. Ayetullah rejiminin güçten düştüğü, ulusal birliği bozulmuş ve İsrail destekli etnik ve dini/mezhepsel azınlıkların kendi başına buyruk olduğu bir ülke İsrail'e potansiyel bir tehdit oluşturamayacak ve nükleer kapasitesi de sona erecektir.
Nitekim Esed dönemindeki parçalanmış, zayıf ve istikrarsız bir Suriye'yi daha tercih edilebilir bulan İsrail'in Ahmed eş-Şara ile giderek güçlenen Suriye'ye itiraz etmesinin ve bu ülkedeki Kürt, Dürzi ve Hristiyan azınlıkları kışkırtmasının nedeni de aynı değil miydi?
Savaşın Seyri: Gidişat ve Muhtemel Senaryolar
Tahran'daki kritik askeri tesislerin, önemli yönetim merkezlerinin hedef alındığı saldırılarda Genelkurmay Başkanı ve üst düzey birçok komutanın yanı sıra dinî lider Ayetullah Ali Hamaney'in öldürülmesi İran için trajik ve psikolojik ağır bir kayıp olmuştur. 40 gün yas ilan edilen ülkede meydanlarda toplanan kalabalıkların Hamaney'e ağlaması yanında İsrail ve ABD aleyhine sloganlar atması İran'daki parçalı toplumsal yapıyı bir kez daha gözler önüne sermiş, Aralık ayından beri devam eden protestolara katılarak ekonomik tablonun ağırlaşmasının yanında baskıcı molla rejiminden şikâyet eden kitlelerin yanında mevcut yönetimi destekleyen ve rejime sahip çıkan kesimlerin varlığını da beyan etmiştir. Aynı şekilde İsrail'in bu ülkedeki değişik etnik gruplar üzerinden etkili olmaya çalışması, ABD Başkanı Trump'un İranlılara yönelik; “Ayaklanın ve yönetimi devralın!” çağrısıyla örtüşmektedir. Yine İran sokaklarında saldırıyı dans ederek kutlayan insanların yanında bir ilkokula düzenlenen İsrail saldırısının ardından ölen kız çocuklarının dramı medyaya yansıyan diğer dikkat çekici unsurlar olmuştur. İran halkının daha önce Haziran ayındaki “12 Gün Savaşında” deneyimlendiği üzere İsrail'in beklentilerinin aksine rejime destek vererek saldırılar karşısında birlik olması hızlı bir siyasi geçişi zorlaştırmaktadır. Saldırılar günümüz itibarıyla artan ve azalan dalgalı bir seyirle ve aralıklara devam etmesine rağmen Trump yönetiminin sahada hızlı bir sonuç almaya yönelik askeri planları çerçevesinde şiddetini artırması da mümkün gözükmektedir.
Diğer yandan daha birkaç gün önce başlayan ve halen devam etmekte olan “Afganistan-Pakistan Savaşının” coğrafi yakınlık ve müttefiklik ilişkileri nedeniyle İran'daki çatışmaya eklemlenmesi, savaşın bölgesel bir karakter kazanmasına yol açabilecektir. Ancak başta Türkiye, Katar gibi aktörler olmak üzere bölgedeki diğer devletlerin ve BM gibi uluslararası örgütlerin arabulucu rolü ve diplomasi çabalarının yoğunlaşması çatışmaların tırmanmasını engelleyebilecek tek çözüm yolu olarak belirmektedir. İran'ın uzun zamandan beri yoğun askeri, teknik ve diplomatik destek aldığı Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin ise mevcut aşamada çatışmaya dahil olmaları mümkün görünmemektedir.
Bahse konu aktörler konvansiyonel ve teknolojik destek sunmaktan öteye gitmemeleri yanında daha çok diplomatik ve siyasi platformlar ve örgütler aracılığıyla savaşı durdurmaya gayret edeceklerdir. Çin'in tarafları tekrar diplomasiye davet etmesi ve saldırıların durdurulması çağrısında bulunması bu bağlamda değerlendirilebilirken İran'ın üye olduğu “Şanghay İş birliği Örgütü (ŞİÖ)” Hamaney'in ölümünün ardından yayınladığı Başsağlığı mesajında duyduğu üzüntüyü dile getirmiştir.
İsrail tarafından Suriye, Lübnan ve Irak'ta geriletilen, “Şii Hilali” hedefinden “rejimin güvenliğine korumaya” dönüşen İran için içerisinde bulunduğumuz günler bir ölüm-kalım savaşı ve “beka mücadelesine” dönüşmüş durumdadır. Hamaney'in kaybı siyaset ve toplum kurumunu derin bir biçimde etkilerken yeni “Velâyet-i Fakih” makamının tercih edeceği politika ve şekillenecek komuta-kademesi saldırıların şiddeti yanında tırmanma ve diplomasi arasındaki dengeyi de belirleyecek niteliğe sahiptir. Lübnan Hizbullahının bahse konu savaşta “tarafsız” kalacağını beyan etmesinin yanında Hamaney'e yapılacak bir saldırı neticesinde cihat ilan edeceğini belirten Irak Şii otoritesi Ayetullah Ali Sistani'nin daha sonra bu fetvasını geri çekmesi de İran aleyhine beliren gelişmeler olarak sıralanmıştır. Dahası körfez ülkelerine yapılan misilleme saldırılarını kınayan Suudi Arabistan'ın ABD ve İsrail yanlısı açıklamaları ile İran füzelerini engelleme girişimlerinde bulunan Ürdün'ün geleneksel tavrı da kritik ve düşündürücü hamleler olarak gündeme gelmiştir.
Son Söz
Eski İsrailli diplomat Alon Pinkas geçtiğimiz gün yaptığı açıklamada Netanyahu'nun 7 Ekim saldırılarından itibaren üzerinde olan baskıyı hafifletmek ve siyasi kariyeri gereği önümüzdeki seçimlerde avantaj elde etmek amacıyla ABD ile eşgüdüm içerisinde İran saldırısını gerçekleştirdiğini açıklamıştır. Aynı şekilde ABD'li siyaset bilimciler J. Mearsheimer ve Stephan Walt, yıllar önce yayımladıkları “İsrail Lobisi” başlıklı eserde “Sırada İran mı Var?” alt-başlığı ile Amerikan siyaseti ve Kongre üzerinde son derece etkili olan lobinin İran ve ABD arasında herhangi bir anlaşmaya muhalefet ederek, sertlik yanlılarını güçlendirdiğini belirtmiştir. (a.g.e. s. 361-393) Ortadoğu bölgesinde yıllardan beri kendisine tehdit oluşturabilecek Irak, Libya, Suriye ve İran gibi ülkeleri çeşitli yöntem ve bahanelerle güvenlikleştiren ve ardından ABD desteği ve iş birliği ile istikrarsızlaştıran İsrail, günümüzde sadece bölgenin değil tüm dünyanın bir numaralı “güvenlik sorunu” haline gelmiş ve tehdidin adresi olarak somutlaşmış durumdadır. Bahse konu bu durumu realist bir çerçeve içerisinde değerlendirerek politikalarını şekillendiren aktörlerin başında ise Türkiye gelmektedir.
Dr. Mehmet Babacan/TİMETÜRK