Dolar

44,1917

Euro

50,6293

Altın

7.088,18

Bist

12.942,86

Irak'a 'Demokrasi', İran'a 'Özgürlük', İsrail'e 'Arz-I Mevud' ve dünyaya 'istikrar(?)'

1 Saat Önce Güncellendi

2026-03-16 11:22:07

Dr. Mehmet Babacan

Geçmişteki hatalarından ders almayarak kişisel durumunu sürekli negatifte tutan bireyler gibi bireyin makro-düzeydeki karşılığı ve bizim uluslararası sistemi anlamada “referans noktası” olarak aldığımız analiz düzeylerinden biri olan “devlet(ler)” de siyasal tarihi göz önünden kaçırıp iyi tahlil etmedikçe benzer hata ve yanlışlara tekrar tekrar düşüyor.

Robert Cox'un 2. Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle SSCB'nin çözülüşünün ardından neredeyse bir “dünya imparatorluğu” haline geldi dediği ABD, bazı çevrelerce Hitler'e eşdeğer ve Chomsky'nin ifadesi ile ise “sosyopat” olarak nitelenen Başkan Trump ile telafisi mümkün olmayan yanlışlara sürüklenirken çoktan şarampole yuvarlanmış küresel hegemonyasını da tüketiyor. Trump yönetimi keyfe-keder bir biçimde gerçekleştirdiği Venezuela ve İran müdahaleleriyle uluslararası sitemi ve onun üyesi olan egemen devletleri de ekonomi-politik ve diğer açılardan maliyet altına sokacak risklere sürüklüyor. Tarihten ders almayan Washington, İsrail aklıyla İran'a açtığı savaşla yeni bir Vietnam batağına hızla saplanırken “Evanjelist-Siyonist İttifakın” 2003 Irak Savaşından sonraki ikinci büyük kışkırtmasıyla yarattığı bölgeselleşen savaşın kendi sonunu getirdiğinin henüz farkında bile değil.

İdeolojik, toplumsal, askeri ve siyasi açılardan hızlı bir biçimde kendini tüketen Amerikan hegemonyası “alternatif norm üreticileri” dediğimiz küresel hasımları ve rakipleri olan global aktörler (Çin ve Rusya) lehine Ortadoğu'daki kredisini ve tarihsel miadını doldururken Tel Aviv ile dahil olduğu Gazze, Lübnan, Suriye ve Yemen'deki yıkım, trajedi ve ağır insan hakları ihlallerine İran'ı da ekliyor. Ancak açıkça ifade etmek gerekir ki; Ortadoğu siyasetinin en önemli aktörlerinden olan İran'a düzenlenen saldırılar, planları boşa çıkararak “Washington-Tel Aviv ittifakını” hezimete sürüklüyor. Beklenilenin tersine halkla rejimin arasını açamayarak halkı devletle kenetleyen; ülkede (İran), bölgede (Ortadoğu) ve tüm dünyada (uluslararası sistemde) son kez anti-Amerikancı algıları yükselmesine neden olan 28 Şubat'ta başlayan saldırılar, ABD ve ABD destekli bölgesel İsrail hegemonyası için şimdiden “sonun başlangıcı” gibi görünüyor. Ayrıca hatırlamakta fayda var. ADF' de (Antalya Diplomasi Forumu) konuşan Amerikalı Ekonomist Jeffrey Sachs; “(…) Filistin ve Suriye'deki savaşlar ABD'nin savaşlarıdır. Bu savaşların ABD desteği, finansmanı, lojistik desteği ve istihbaratı olmadan sürdürülmesi imkânsız” ifadelerini kullanmıştı. Bunun yanında sormadan edemiyoruz; İran'a düzenlenen saldırıların ilk gününde bir ortaokula düzenlenen bombardımanda öldürülen 115 kız çocuğunun hesabını Beyaz Saray nasıl vermeyi planlıyor?

Keza ABD bir yandan küresel hegemon olarak davrandığın iddia ederken diğer taraftan bir hegemonun uyması gereken normları ve davranış kurallarını sürekli göz ardı etmiş; Bosna, Somali, Panama, Irak ve Afganistan müdahaleleriyle küresel bir hegemondan çok küresel bir haydut gibi davranmıştır. 2003'te Irak'a karşı açılan savaş tüm dünyadan tepki toplarken ABD ve küresel iş birlikçileri ya de geleneksel müttefikleri dediğimiz İngiltere gibi aktörler bunu tüm dünyaya “uluslararası terörizmle savaş” olarak maskelemiş ve bir meşruiyet yaratmaya çalışmışlardır. Yine Irak'ın “güvenlikleştirilmesi” ve müdahalenin gerekçelendirilmesi adına Saddam rejiminin kitle imha silahları (KİS) üretmekte olduğu yanında Irak halkına demokrasi getirmek gibi idealist retorikler havada uçuşmuştur. Yıllar sonra ABD'nin müdahalesi ile eskisinden daha beter bir duruma gelen Irak için Rusya Devlet Başkanı V. Putin resmen Washington ile alay edip; “Irak'a getirdiğiniz demokrasiyi gördük” demiştir.

ABD'li yöneticiler Irak için kendi akıllarında var olan federalizmin hayata geçirilmesiyle tüm sorunların sona ereceğini sanarak büyük bir mantıksal ve taktik hata içerisine düşmüş ve ABD'nin kendi yönetim sistemi/biçimi olan federal sistemi Irak'ta uygulayarak tüm sorunları çözeceğini ve Ortadoğu'da bir model yaratacağını düşünürken ortaya çıkan şey tam anlamıyla bir “fiyasko” olmuştur. Yani ABD'nin Ortadoğu politikalarının neticesinde ortaya çıkan şey hem rasyonel olmaktan uzaktır ve hem de var olan bir güvensizliği/güvenlik tehdidini bertaraf etmek amacına özgülenmiş olsa da gerçekleşmesi neticesinde ortaya çıkardığı/ürettiği çıktılar müdahale öncesi dönemdekinden sayıca daha çok, katmanlaşan, yoğunlaşan, hibritleşen güvenlik tehditleridir. Bunun en bariz örneği somutlaştırmaya çalıştığımız gibi 2003 sonrası Irak'tır.

Bölgeyi ve toplumları “oryantalist” ve “kültüralist” kalıplar içerisinde değerlendiren, özelde ABD genelde ise Batı dünyası toplumsal, kültürel, sosyolojik kısaca kimliksel değerlerine ve dinamiklerine yabancı olduğu bir toprağı ve toprağa bağlı halkı kendi değerler sistemi içerisinde dönüştüreceğini varsaymış bunu da “Amerikan istisnacılığı (American exceptionalism)” ve “beyaz adamın dünyayı düzeltme/dönüştürme ilahî misyonu/yazgısı” gibi kuram ve kavram setlerine dayandırarak yorumlama çabası içerisine girmiştir. Bu teorik yorumlama 2011'de başlayan “Arap Devrimleri” ile yerle bir edilen “Arap/Ortadoğu istisnacılığı” ile el ele yürümüştür. Keza Batılı düşün dünyası ve değer yargıları içinde bölgede dinî ve sosyolojik nedenlerle liberal demokrasi kültürünün gelişmesi neredeyse imkânsızdı ve bu da bir bakıma Batı'nın örtük ve dolaylı müdahalelerine alan açıyor, bir anlamda bu müdahaleleri meşrulaştırıyordu.

Irak'ın öncesinde 11 Eylül 2001 saldırıları ile gerekçesi ve altyapısı oluşturulan Afganistan'a müdahalede neredeyse tüm dünyadan destek toplayan Bush yönetiminin aradan geçen yaklaşık 20 yıl aradan sonra halefi Biden ile ülkeyi neredeyse cellâdına (Taliban 2.0 yönetimi) teslim ederek kaçar gibi ayrıldığını hepimiz gördük. Dolayısıyla ABD'nin iki-kutuplu sistemin çöküşünün ardından gerçekleştirdiği müdahaleler bağlamında Irak'a biçtiği “demokrasi getirme”, Afganistan'a vadettiği “özgürlük” ve tüm dünyayı liberal uluslararası normlar çerçevesinde daha “istikrarlı” bir düzene kavuşturma gibi vaat ve beyanlarının ardından söylem ile eylem arasında ortaya çıkan bariz farkı yıllardır seyrediyoruz. Ortadoğu özelinde ise tıpkı Afganistan ve Irak gibi günümüzde yaşanan İran müdahalesinin altyapısını ise “İran halkına özgürlük getirme” söylemleriyle süslemeye çalışan mevcut Trump yönetimi artık bölge halkının ve uluslararası toplumun bu sözlere kanmadığını kendisi de biliyor ve deyim yerindeyse tüm dünyanın gözünün içine baka baka küresel akılla alay ediyor. ABD'nin başta Venezuela müdahalesi, ardından Grönland tehdidi ve nihayetinde İran saldırısı ile belirginleşen politikalarının asıl amacı; ekonomisi, yapay zekâ stratejisi ve kendi ulusal güvenlik gerekçeleri açısından ihtiyaç duyduğu enerji kaynakları üzerinde tahakküm kurma ve küresel düzlemde ise Pekin'i dengeleme ve sınırlandırma amacına yöneliktir.

ABD'nin bu idealist ve göz boyayan bölge halkına özgürlük getirme söylemleri yanında İran'ın nükleer enerji gerçekleştirmesinin önüne geçmek, füze kabiliyetini sınırlandırmak ve bölgedeki milis şebekesinin/vekil ağının yok edilmesini sağlamak gibi gerekçeleri öne çıkarması ise ABD'nin son zamanlarda sıklıkla dile getiremeye düşkün olduğu ulusal çıkarlarından (America First!) çok değişmeyen bölgesel politikası olan İsrail'in varlığının ve güvenliğinin teminine yöneliktir. Eski ABD'li senatör Paul Mac Findley'in de dediği ve bizim de Netnyahu-Trump ilişkisinde açıkça gözlemlediğimiz gibi; “İsrail Başbakanı ABD'nin dış politikasının yönlendirilmesi üzerinde kendi ülkesinin dış politikasından daha fazla etkiye sahiptir.”

ABD yıllar boyu Ortadoğu'ya yönelik muhtelif müdahalelerinde bu bölgedeki ülkelerin kimine “demokrasi”, kimine “özgürlük” kimine ise “baskıcı/zalim rejimden kurtarma” gibi umut-verici vaatlerde bulunurken yarım yüzyıldan fazla bir zamandır bölgeyi istikrarsızlaştırmakta başrolü oynayan İsrail'e ise sadece “arz-ı mevutu” vaat etmiş ve nedense Ortadoğu'daki tek nükleer güç/aktör olmasına rağmen İran'a nükleer politikası yüzünden uyguladığı baskı ve yaptırım politikalarını uygulamamıştır. Ve yine ne hikmetse Washington'un Soğuk Savaş sonrası bölgesel politikalarında özgürlük, demokrasi ve terörle mücadele uğruna askeri operasyonlara giriştiği ülkeler bir şekilde doğal kaynak ve enerji havzası bakımından zengin ülkelerdir.

Şimdi dönelim asıl soruya; 1990'lardan itibaren hızlı bir biçimde ve 2001'de yoğunlaşan bir şekilde ABD'nin küresel çapta çeşitli ülkeler olan askeri müdahalelerine zemin hazırlayan gelişmeler gerçekten bu ülkelerin ihtiyaç duyduğu sosyo-ekonomik, siyasi ve toplumsal/sosyal dönüşümlerini gerçekleştirmek için Washington'un “küresel bir hayırsever” olarak bu toplumlara/sistemlere yardım etme arzusunun bir sonucu olarak mı ortaya çıkmıştır? Herhalde bu soruya “Bu kadar da saf olmamak gerekir” diye cevap verdiğinizi duyar gibiyim. Bakın uluslararası ilişkiler bilimcisi N. Chomsky yine bu konuda şunları ifade ediyor; “ABD'nin dünya ölçeğindeki birçok girişimi emperyalizm ve neo-sömürgeciliğe yönelmesinin yanı sıra özellikle Vietnam, Panama, Somali, Afganistan ve Irak'taki askeri müdahaleleri ekonomik avantajlar sağlama ve yaşamsal kaynakların kontrolünü güvence altına alma arzusu temelindeki bir yayılmacılık motivasyonunun neticeleridir.”

Ortadoğu özelinde ise “arz-ı mevud (vadedilmiş topraklar)” hayalini gerçekleştirmek için saldırgan ve hukuk-dışı eylemlerine artık gerekçe hazırlamak lüzumu dahi duymayan İsrail'in ABD dış politika ve siyasetinin beynini yöneten yapısı ve lobi faaliyetleri gerekirse bölgedeki tüm ülkeleri ateşe atmaktan çekinmeyen emsali görülmemiş bir pervasızlık ve zalimlikle örtülü akıl-dışı yönetmelerle hareket etmektedir. Böyle bir tablo içerisinde savaşa varan şiddet dalgası içinde ve dışında gerek Gazze'de, Lübnan'da Batı Şeria'da ve gerekse de İran'da masum sivilleri katletmek, sivil altyapıyı hedef almak, soykırım gerçekleştirmek, nükleer silahları kullanmayı denemek gibi nasıl hiçbir şekilde uluslararası hukuku tanımıyorsa savaş ahlâkını ve savaş hukukunu da tanımayan eylemleri söz konusu eden bir sistemle/ülkeyle tüm dünyanın karşı karşıya bulunduğunu unutmayalım.

Dr. Mehmet Babacan/TİMETÜRK

 

Tüm Yazıları

Haber Ara