Dünyanın değişik bölgelerinde süper güç rekabeti ekseninde peş peşe gelen hamleler halihazırda devam eden sıcak savaş, kriz ve çatışma bölgelerine yenilerini eklemesi yanında sistemsel güvenlik problemlerini de geniş bir alana yayarak sayıca çoğaltıyor. Nitekim Ukrayna'da devam eden savaş, Gazze'de dinmek bilmeyen İsrail şiddeti, Sudan'daki insani felâket, Yemen'de kızışan aktörler-arası rekabet mevcut gündemleri oluştururken Trump'un epey gürültü koparan Venezuela müdahalesi adeta yap-boz tahtasına dönen uluslararası sistemi daha da riskli, tekinsiz ve hukuk-dışı bir tabloya hapsetti.
Venezuela Sonrası Muhtemel Riskler ve Ortadoğu
Trump'un Çin ve Rusya karşısında enerji jeopolitiğine odaklanan güç yarışında öne çıkmak için öteden beri yoğun yaptırım uyguladığı Nicholas Maduro yönetimini deviren müdahalesi sistemdeki kural-dışı hamlelerin ne ilkiydi, ne de sonuncusu olacak… Dahası açık bir biçimde Danimarka'ya ait Grönland'ı ilhak etmekten bahseden, Venezuela'nın ardından yine “arka bahçe” retoriğinden hareketle Meksika, Küba ve Kolombiya'ya parmak sallayan hatta ölçeği geniş tutup Kanada'yı dahi bu söylemlerinin nesnesi haline getiren Trump uluslararası hukuk ve politikaya dair birçok açıdan yeni kırılma noktalarını inşa etmiştir. Şöyle ki; zaten çoktan rayından çıkıp “işlemez” hale gelen norm/kural bazlı liberal uluslararası düzen, mevcut süper güçler arasında küresel ölçekte devam eden rekabet ana ekseninde onlarla geliştirdikleri ilişki ve/veya müttefik ilişkileri bağlamında birtakım bölgesel aktörlerin de değer ve normları hele hele uluslararası hukuk görmezden gelerek; ulusal, bölgesel ya da bölge-aşırı coğrafyalarda istediklerini yapma hakkını kendilerinde buldukları ve güçlünün güçsüzü ezmeye odaklandığı adeta “neo-realist” bir düzen ortaya çıkarmıştır. Rusya, Çin, ABD gibi küresel aktörlerin yanında bu aktörlere eklemlenen ve onlarla geliştirdikleri ilişki düzeyleri bakımından uluslararası hukuku çiğnemenin “moda” haline geldiği bu düzende/dönemde bahse konu bölgesel güçlere/aktörlere Ortadoğu'dan verilebilecek en bariz aktör olarak İsrail konumlanıyor. Trump'un Venezuela müdahalesi küresel hasımlarına da benzer hukuk-dışı müdahaleler için adeta “yeşil ışık” yakarken sınır tanımayan İsrail saldırganlığı ise bölgesel düzeyde hayati bir güvenlik sorunu teşkil ediyor.
İran'daki İstikrarsız Atmosfer Müdahale 'ye Zemin mi Hazırlıyor?
Nitekim Haziran (2025) ayında gerçekleşen 12 Gün Savaşında Tel Aviv'in başta “nükleer silah geliştirme politikası” olmak üzere 1979'dan beri bölgede kendisi aleyhine vekilleri aracılığıyla inşa etmeye çalıştığı “direniş ekseni” kapsamında yoğun bir şekilde ötekileştirdiği ve güvenlikleştirdiği İran'la giriştiği “kısa süreli savaş” tarafların birbirini yıpratma taktiği uyguladığı ancak her ikisinin de stratejik düzeyde çıkarımlar ve avantajlar elde edemediği göstermelik üstünlüklerle yetindikleri bir hadise olarak yorumlanmıştır. Ancak daha bu savaşın bitiminde birçok uzman ve siyasetçi İran'daki uranyum zenginleştirme altyapısının tamamen yok edilmesi ve molla rejiminin sona ermesi daha radikal hedefler güden Tel Aviv'in başta ABD'yi kışkırtarak deyim yerindeyse İran'la “rövanş” veya “ikinci raund” arayışı içerisinde olacağını beyan etmiştir. Gerçekten de başta Hizbullah, Husiler gibi vekillerini önemli ölçüde zayıflatan İsrail, öteden beri MOSSAD marifetiyle kurguladığı İran toplumsal yapısını ifsat etme çalışmalarına ağırlık vermiş nitekim 12 Gün Savaşında kritik isim ve bölgelerin hedef alınması da İran'daki etkin istihbarat ağının marifeti sayesinde gerçekleşmiştir. İran'daki Ayetullah rejiminin adeta çok cepheli bir savaşa sürüklenmesi karşısında belirginleşen en önemli politikaları Rusya ve Çin gibi önemli müttefiklerinden teknik ve askeri yardım talep etmesi olmuştur.
Ne var ki son günlerde başta ekonomik sebepler olmak üzere giderek artan ve İran'ın tüm kentlerine yayılan protesto ve gösteriler ulusal bir reaksiyon düzeyine ulaşmış, Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Ayetullah Hamaney çeşitli tedbirleri devreye sokarken Devrim muhafızları ile halkın karşı karşıya gelmesi tehlikeli bir düzeye ulaşıldığını göstermiştir. Nitekim Haziran ayındaki savaşta İran halkına mevcut rejime karşı ayaklanma çağrıları yapan Netanyahu rejiminin öteden beri 1979'da devrilen Şahlık rejiminin temsilcisi ve eski İran prensi Rıza Pehlevi ile iletişim halinde olması da İsrail'in molla rejimine dair alternatifleri devreye koymaya hazır olduğunu göstermektedir. Keza daha önceki savaşta da olduğu gibi muhtemel bir ikinci raund savaşında da mücadelenin, seyrini, yöntemlerini ve sonucunu yine ABD'nin belirleyeceğini söyleyebiliriz. Ancak toplumsal gösteriler üzerinden zemin hazırlanan olası bir İran müdahalesinin ardından gelişecek durumun genel mahiyeti Rusya, Çin, Pakistan gibi diğer aktörlerin de dahil olabileceği bir bölgesel savaş riskini de taşımıyor değil.
Ne(ler) Olabilir?
Soğuk Savaş döneminde İsrail ile Arap koalisyonu arasında cereyan eden ve birçoğu İsrail'in zaferiyle sonuçlanan Arap-İsrail Savaşları dizisinin 1973 halkasında olduğu gibi son günlerde İran'ın önemli bir avantaj elde etmek adına önce davranıp İsrail'e hava saldırısı düzenlemek üzere olduğu yoğun bir şekilde konuşuluyor. Bahse konu durum bir komplo teorisi olmaktan çıkıp belki sadece muhtemel vakit ve saati ıskalanacak kuvvetle muhtemel bir olasılığa dönüşmüş durumda. Nitekim Rus diplomatların ve ailelerin apar topar İsrail'den özel uçaklarla tahliye edilmesi ve Trump'un karışıklık içerisindeki İran'a İsrail'le ortak bir müdahale tehdidini ima etmesi muhtemel bir sıcak temasın emareleri olarak yorumlanmıştır. Ancak belirttiğimiz üzere İran'ın iç siyasette yaşadığı tıkanıklıktan ve darboğazdan faydalanmak üzere ABD ve İsrail gibi “fırsat kollayan” aktörlere bu fırsatı vermeden Tahran'ın yine bir önceki savaşta olduğu gibi balistik ve süpersonik füzelerle bir “ön-alıcı saldırı (pri-emptive strike)”yapması oldukça mümkün ve olası. Ancak yukarıda da belirttiğimiz üzere Ukrayna Savaşı, Gazze'de süregiden şiddet, Afrika'da (Sahel kuşağındaki) terör ve şiddet dalgası, dünyadan tepki toplayan ABD'nin Venezuela müdahalesi gibi sıcak gelişmelerin tam ortasında Ortadoğu'da yanacak bir kıvılcım bölge ve küre genelinde daha büyük alevlere sebebiyet vermesi açısından büyük bir risk taşıyor. Türkiye'nin de dahil olduğu Ortadoğu bölgesel sisteminde çıkacak ve ilkinden daha şiddetli ve yıkıcı olması beklenen ciddi bir İran-İsrail çatışması/savaşı diken üzerinde olan uluslararası güvenliği çarpıcı bir biçimde etkileme potansiyeli taşıyor.
Son Söz
Uzun zamandır beklenen ikinci bir Tahran-Tel Aviv kapışması güncel ve sıcak gelişmeler bağlamında çok uzak görünmüyor. Şiddetin ve çatışmanın bitmediği Ortadoğu'da küresel hegemon konumundan küresel haydutluğa evrilen ABD'nin dünya çapında adeta hukuksuzluğu teşvik eder gibi davranması ve Ortadoğu özelinde İsrail ile somutlaşan iki-yüzlü politikası Trump'un çok dillendirdiği “barışın” aksine savaşı, çatışmayı ve kaosu yaygınlaştırıyor. Somaliland kararı, Gazze ateşkesinin delinmesi, Doğu Akdeniz'de (Atina ve Rum yönetimi ile) “şer ittifakının kurulması”, Suriye sahasında yangına körükle gidilmesi gibi durumlarda hep başrolü oynayan Netanyahu rejimi İran ile olan ilişkilerinde de ABD'yi kışkırtarak yine “ateşle oynamaya” devam ediyor.
Dr. Mehmet BABACAN \ Timeturk