Normatif uluslararası düzenin deyim yerindeyse “ayarlarıyla oynayan”, dünyanın geri kalanına her alanda ders vermeye ve kural dikte etmeye bayılan “Batı ittifakının (AB+ABD)” iki büyük müttefikini temsil eden Avrupa Birliği (AB) ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasındaki tarihsel ilişkileri ve uyumu anlatmak için kullanılan “transatlantik bağı” onarılamaz derecede koparıp tahrip eden olağan-dışı Başkan Donald Trump, uzun bir süredir İran üzerine oynuyor. Daha Venezuela müdahalesi ile çıkardığı gürültünün sesi dinmemiş ve kaldırdığı toz-duman dağılmamışken tehdit üzerine tehdit savurduğu Tahran açıklarına gönderdiği donanma ve askeri unsurlarla söylemlerini pratik bağlamda da güçlendiren Trump yönetimi retorik düzeydeki “güç kullanma tehdidi” ile daha şimdiden Ortadoğu güvenlik siyasetini bıçak sırtında bırakmaya başladı. Körfez'den Türkiye'ye, Kahire'den Bağdat'a bölgedeki tüm rejimler, müdahale sonrası ikinci bir Irak'a dönüşmesinden korkulan İran'ın Washington ile yaşadığı gerilimde tansiyonu düşürmek ve bölgesel bir savaşa yol açma ihtimali yüksek böyle bir askeri müdahaleyi engellemek için diplomasiye şans verilmesinde ısrarcı. Nitekim istikrarsızlık girdabından bir türlü kurtul(a)mayan ve İsrail'in başrolde olduğu politikalarla düzen ve güven zemini aşınan bölgenin İran gibi majör bir aktörün denklem dışına itilmesiyle oluşacak güç dengesizliğini kaldıramayacağını ve ortaya çıkacak “yeni jeopolitik fay hatlarının” Ortadoğu'da daha büyük çatışmalara yol açacağını bütün aktörler öngörebiliyor.
Trump'un Bahanesi, İsrail'in Şahanesi: İran'daki Protestolar
Özellikle ekonomik krizin tetiklediği İran'daki sokak gösterileri 28 Aralık'tan beri bütün dünyanın gündeminde. Gösterilerde atılan sloganlar ve bu durumun oluşmasına neden olan yapısal politik ve sosyo-ekonomik etkenler bir kısım çevrelerin protestoları “İran Baharı” olarak isimlendirmesini doğursa da indirgemeci bir yaklaşım ve tek-boyutlu bir analiz bizi sağlıklı bir okuma yapmaya yöneltmez. Aksine İran'ın tarihi, sosyolojik ve kültürel boyutları ile arka planını referans alan bir perspektifle hareket etmek durumundayız. “Devrim” olgusu İran'ın sosyo-politik ve tarihsel süreçlerinde önemli bir yere sahip olup, 1953, 1979 ve günümüzde tekrarlayan devrimsel süreçlerin en önemli itici gücünün “çarşı” adı verilen esnaf grubu, kadınlar, gençler ve geniş bir toplumsal tabakadan sosyal sınıfın oluşturduğu katmanlar olduğu belirtilebilir. Ayrıca yine tarihsel ve kronolojik bir yaklaşımla tıpkı Şah'a karşı olan kalkışmada da olduğu gibi günümüzdeki protestoların fitilini ekonomik problemler, yoksulluk ve İran riyalinin dolar karşısındaki düşüşü ve enflasyon gibi yapısal sorunlar ateşlemiştir.
Ancak Pezeşkiyan yönetiminin ekonomideki kötü gidişatı düzeltmek için gerekli tedbirlerin alınmaya başladığını söylemesi dahi İran'daki rejim-halk çatışmasını durdurmaya yetmemiş, ilk safhada temkinli ve itidalli bir duruş sergileyen İran güvenlik güçleri ve devrim muhafızlarının bu duruşunun bozulması, ardından ölü sayısının artmasıyla ABD Başkanı Trump'un “askeri müdahale sinyalleri” içeren tehditleri üst üste gelmiştir. Bu durum ülkedeki en üst otorite olan dini lider (“Velâyet-i Fakih”) Ali Hamaney tarafından en üst perdeden sert bir şekilde cevaplanırken Pezeşkiyan yönetiminin suçlamaları karşılayan savlarını ise ülkedeki CIA ve MOSSAD ajanlarının halkı galeyan getirdiği, kışkırttığı ve İran'a yönelik örtük bir operasyonun başlatıldığı gibi söylemler oluşturmuştur.
2025'in Haziran ayında vuku bulan “12 Gün Savaşında” İsrail'in İran'daki bazı kritik noktalara düzenlediği saldırıların ve üst düzey İranlı generallerin infaz edilmesinin İran içerisindeki İsrail ajanları sayesinde gerçekleştirildiği iddia edilmiş ve Tahran rejiminin içerisine düştüğü yaptırımlarla örülü ekonomik krizin ve yönetimle halk arasında oluşan uçurumun da bu durumun en temel sebebi olduğu analiz edilmiştir. Benzer bir yaklaşımla uzun bir süredir yaptırımlarla baskılanan, petrolünü serbestçe ihraç edemeyen ve İsrail ile olan savaşın ağır yaralarını sarmakta güçlük çeken Tahran yönetiminin üstüne bir de bölgedeki (Irak, Lübnan, Yemen) vekillerinin zayıflatılarak Suriye'de ağır yenilgi almasının bölgesel projeksiyonlarındaki çöküşünün maliyetini artırması ile ağır bir ekonomik krizin pençesine düşmesi kaçınılmaz olmuştur.
Yahudi Lobisi Yine “Başrolde” (ya da “biz bu filmi daha önce seyretmiştik”)
Bölgedeki milis şebekesinin çökmesi ve uzun yıllar desteklediği Esed rejiminin yıkılmasıyla “ileri savunma hattı” kırılan İran, İsrail'in saldırılarına ve baskılarına daha açık hale gelmiş, MOSSAD marifetiyle Tel Aviv'in İran'a yönelik güvenlik ve istihbarat faaliyetleri yoğunlaşmıştır. Keza bu kapsamda “Ahtapot Doktrini” ile teorileştirlen bir yaklaşımla Tahran'ın kollarını temsil eden Hizbullah, Husiler, Şii milisler gibi vekil güçlerin İsrail tarafından önemli ölçüde zayıflatılması ana gövde olarak isimlendirilen molla rejiminin savunmasız kalmasına yol açmıştır. Ayrıca nükleer güç üretmemesi yönündeki baskılara direnmesi yanında ABD-İran diplomatik müzakerelerinin kapsamlı bir sonuç doğurmaması Yahudi Lobisinin yoğun baskısı altındaki Washington'un her geçen gün biraz daha sertleşen bir tutumla Tahran'a yönelmesine neden olmuştu
Tıpkı Saddam rejimi altındaki Irak'a karşı düzenlenen 2003 Savaşında olduğu gibi yine İsrail destekli bir mizansenin yavaş yavaş sahneye koyulmakta olduğunu görmekteyiz. Ortadoğu'daki nükleer güç dengesini bozmaya matuf politikaları yanında uzun yıllara dayalı İsrail'i hedef alan “direniş eksenini” inşa eden İran'ın bölgedeki güç ve güvenlik denkleminin dışına itilmesi için Tel Aviv yoğun bir çaba harcamaktadır.
“Derin” ya da “Karmaşık” Bağlantılar
Müdahale ve müzakere arasında gidip gelen İran politikasının yumuşamasında Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi aktörlerin etkili olduğu Washington, aynı zamanda İran'ın yönelteceği konvansiyonel ve/veya füze saldırıları karşısında yeteri kadar hazır olmadığı belirtilen Tel Aviv'in de telkinleri ile diplomasiye son kez bir şans daha vermiştir. Bu süreçte bir yandan İranlı yetkilileri (Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi gibi) Ankara'da ağırlayıp diğer yandan sürekli Beyaz Saray ile dirsek temasında olan Türkiye'nin diplomasi çabaları ise yine uluslararası toplumun gündeminde olmuştur. Keza Ukrayna Savaşı, Gazze ve Suriye dosyaları bağlamında uluslararası politikanın yükselen diplomatik aktörü olarak öne çıkan Türkiye, bir kez daha bölgenin ateşe atılmasının karşısında durarak akl-ı selimin, barışın ve diplomasinin tarafını tutmuştur.
ABD'nin İran'a yönelik politikası müzakereler kapsamında diplomasi kulvarında ilerlerken diğer yandan tüm dünyayı kasıp kavuran ve Trump'un Başkan olmadan önce seçim kampanyasında açıklanacağına söz verdiği ancak sonradan geri adım attığı “Epstein Dosyalarının” MOSSAD bağlantılarının açığa çıkması ise ABD-İsrail ilişkilerinin kirli yönünü açık etmiştir. Gündemdeki İran'a saldırı dosyasının İsrail tarafından sürekli gündemde tutulmasının asıl nedeninin bahse konu dosyalarda ABD'li politikacılarla ilgili bilgiler olduğu yüksek sesle dillendirilirken bunun bir “şantaj” olarak kullanılma olasılığı da giderek artmaktadır.
Dr. Mehmet Babacan/ TİMETÜRK