ABD ve İsrail'den müteşekkil “yıkım ittifakının” 28 Şubat'ta başlayan saldırıları ile “3. Körfez savaşı”, “ABD/İsrail-İran savaşı”, gibi değişik isimlerle adlandırılan Ortadoğu bölgesindeki son şiddet dalgası Türkiye başta olmak üzere birçok aktörün barış ve diyalog çağrıları sonucu nihayet kırılgan bir ateşkesle şimdilik “nefesleniyor.” Bölgede ve dünyada istikrarsızlık ve kaos üreten politikalarıyla küresel ölçekte çoktan bir “güvenlik tehdidi” haline gelen, uluslararası ve kollektif çabalarla önü alınmadıkça azgınlaşan, Netanyahu yönetiminin baskı, tehdit, şantaj ve akıl oyunları yanında etkin lobi faaliyetleri neticesinde Washington'daki Trump yönetimini kendine ortak ederek yaktığı ateş çemberinin maalesef sonu gelmiyor. Lübnan-Suriye-İran- Irak-Filistin düzleminde sürüp giden ve bölgedeki birçok ülke topraklarına savaşı ve saldırıları yayarak sistematik bir istikrarsızlık üreten Tel Aviv, post-modern dünyanın kangreni ve uluslararası sistemin en önemli güvenlik problemine dönüşmüş durumdadır.
Revizyonist ve dini motivasyon temelli bir dış politika gündemi takip eden Tel Aviv'in İran topraklarını da istikrarsızlaştırmayı güden saldırgan politikası geldiğimiz nokta itibarıyla küresel ekonomi-politik ve güvenlik boyutları bulunan sonuçlar doğurmuştur. Tahran'ın savaşı birçok cepheye yayması bu yıkım ittifakını zor durumda bırakmış, Venezuela benzeri kolay bir zafer bekleyen Trump yönetimi sahadaki gelişmelerin planlandığı gibi gitmemesi üzerine giderek kapsamlı bir anlaşma ve ateşkes seçeneği üzerinde durmaya başlamıştır.
Körfez'de Değişen Güvenlik ve Müttefik Algısı
Sahip olduğu enerji kaynakları yanında stratejik su yolları ve geçitler bakımından da önem taşıyan körfez bölgesi keza jeopolitik açıdan hassas bir konumda yer alan Ortadoğu coğrafyasının adeta kilit noktasını oluşturan bir alt-sistemidir. Siyasal, diplomatik ve güvenlik açılarından ise bu bölgedeki geleneksel monarşi olarak örgütlenmiş devlet sistemlerinin “Batılı aktörler” olarak nitelendirebileceğimiz ve tarihsel olarak İngiltere/Büyük Britanya-ABD olarak sıralanan süper güçlerle geliştirdiği ilişkiler bu devlet sistemlerini anılan aktörlere bağımlı kılmıştır. Ancak özellikle Katar'ın son yıllarda geliştirdiği “akıllı küçük devlet pratiği” ve sıra dışı dış politika aktivizmi Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan gibi diğer körfez monarşilerinden ayrı bir yerde değerlendirilmesini gerektirmiştir.
ABD'nin haziran ayında gerçekleşen “12 Gün Savaşının” ardından 28 Şubat'ta başlayan saldırılarda da açıkça İsrail'in yanında olması ve bu tarihten önce birçok körfez ülkesinin potansiyel bir savaş durumunda hava sahalarını kullandırmayacağını açıkça belirtmesine rağmen Tahran'a yönelik bombardıman devam etmekte olan diplomatik müzakerelere rağmen gerçekleşmiştir. Körfez'deki ülkeler her ne kadar savaş-dışı kalmaya gayret etseler de Washington ile geliştirdikleri tarihsel müttefik ilişkileri bağlamında topraklarında birçok Amerikan üssü barındırmaları nedeniyle Tahran'ın birincil hedefi olmuş, İsrail'in yanı sıra körfez ülkelerindeki askeri üsler, diplomatik binalar, istihbarat birimleri Tahran misillemelerinden payını almıştır. Özellikle Bahreyn, Katar ve Dubai'ye düşen balistik füze ve mühimmatlar bu ülkelerde büyük panik ve korku atmosferi yaratarak bölgedeki turizmi olumsuz yönde etkilemiş, ticari, finansal ve turistik açılardan dünyanın önemli destinasyonları arasında sayılan körfez ülkelerinin bu imajına büyük darbe indirmiştir.
Toplumsal ve finansal olumsuz etkilerinin yanı sıra İsrail/ABD-İran Savaşının körfez ülkeleri bakımından radikal anlamda en büyük dönüşümü bölgesel güvenlik yapılanması/mimarisi üzerinde olmuştur. Büyük ölçüde ABD garantilerine ve İngiltere, Fransa gibi yine batılı majör aktörlerin fiziki, istihbari ve teknik uzmanlığına ve alt-yapısına bağlı olan körfez ülkelerinin güvenlik sistemleri bölgedeki herhangi bir aktörle Batı ittifakı arasında yaşanacak bir anlaşmazlıkta kırılgan ve savunmasız yapısını ortaya koymuştur. Hele de İran gibi bölgesel bir oyuncu ile Batı arasındaki anlaşmazlıkta körfez ülkelerindeki Batılı güvenlik sistemlerinin, radarların ve askeri üslerin dolayısıyla da bu ülke topraklarının kolayca hedef alınacağı güçlü bir biçimde test edilmiştir. Körfez ülkelerinin yaklaşık 40 günlük savaşta aldığı hasar ve yıkımın bilânçosu yanında bu bölgedeki sivil halkın travması, yönetime duyduğu güven ve sadakatin sorgulanabilir hale gelmesi de cabasıdır. Bütün bu unsurlar körfezdeki Amerikan müttefikliğinin yeniden ve güçlü bir biçimde tartışmaya açılmasını gerektirmiştir.
Yeniden diyoruz çünkü; 1) 2019'da İran tarafından Suudi Arabistan'daki “ARAMCO” petrol tesislerine yapılan hava saldırısı, Riyad'ın güçlü beklentilerinin aksine Washington tarafından güçlü bir caydırıcılıkla karşılanmadı, 2) Körfez'deki birçok (BAE, Bahreyn) monarşinin resmi ve diplomatik anlamda İsrail'i tanımasını doğuran “İbrahim Anlaşmalarına (Abraham Accords)” dahil olmasına ve Suudi Arabistan'ın da bu yönde eğilim göstermesine rağmen, işler Tel Aviv ve Washington için deyim yerindeyse “rayında gidiyorken”, ABD neden bir körfez ülkesi olan Katar'daki “Doha saldırılarını (2025)” engelleyemedi (?) Keza bu olay körfez alt-sisteminde büyük bir reaksiyona sebep olarak tüm körfez monarşilerinin “İsrail söz konusu olduğunda ABD'nin hiçbir müttefiki güvende değil” anlayışında birleşmesine yol açmıştır. Netice olarak; körfez bölgesindeki Amerikan güvenlik garantileri ile Washington'la kurulan müttefiklik ilişkileri iyiden iyiye aşınmaya başlamıştır.
Keza Riyad'ın son dönemlerde ABD ile ilişkileri güçlü tutma geleneksel dış politika ritmine rağmen Pakistan'la girdiği nükleer angajman, Türkiye ile savunma sanayii alanında yaptığı anlaşmalar ve Çin'le geliştirmiş olduğu karşılıklı bağımlılık ilişkileri Washington ile ilişkileri dengeleme ve dış ve güvenlik politikasını/stratejisini çeşitlendirme arayışlarının bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Aynı durum bölgedeki geleneksel Amerikan müttefiki Sünni, pragmatist diğer monarşiler için de geçerli olmaya başlamıştır.
“Kırılgan Ateşkesten” ABD, İsrail ve İran Ne Umuyor Ne Buluyor/Bulacak?
Uluslararası sistemi, Ortadoğu ve körfez bölgesini ekonomik, siyasi, askeri ve toplumsal yönlerden etkileyerek dönüştüren ve günümüzde ilan edilen kırılgan ateşkes çerçevesinde çok bilinmeyenli bir denklem haline gelen ABD/İsrail-İran Savaşı tırmanma, diyalog ve yayılma süreçlerinin hepsini birden bünyesinde taşımaktadır. İslamabad'daki görüşmelerin çıkmaza girdiği günümüzde esas kritik soru Hürmüz Boğazında düğümlenmiştir. Dünya petrol piyasasının can damarı olan ve küresel petrol akışkanlığını sağlayan boğaz İran Devrim Muhafızları Ordusunun “kapatıyoruz” tehdidi ile Trump'un “Boğazı ablukaya alacağız” tehdidi arasında sıkışmış durumdadır.
40 günlük savaşın ardından bariz bir caydırıcılıkla beraber istikrarlı bir misilleme kapasitesi üreten İran, Pakistan arabuluculuğundaki görüşmelerde biraz da haklı olarak maksimalist talepler ortaya koymuş deyim yerindeyse diplomasi masasında “elini yükseltmiştir.” Bu durumu Trump'un her halükârda sarf etmeye alışkın olduğu ancak aynı zamanda altı doldurulmaya muhtaç tehdit ve iddiaları karşılarken ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ise diplomatik müzakerelerin “nükleer program”, “Lübnan” ve “Hürmüz boğazı” konularında anlaşma ve ilerleme sağlamaması nedeniyle tıkandığını ve bu yüzden geri dönmek zorunda kaldıklarını açıklamıştır. Keza İsrail'in ateşkes ilanının hemen ardından yüzlerce sivilin hayatını kaybetmesine neden olan Beyrut bombardımanı gölgesinde ve oldukça kırılgan bir biçimde başlayan görüşmelerin her yönden İsrail'in istismarına açık bir şekilde ilerlemesi ve mevzubahis savaşın da Cenevre'deki görüşmelerde epey mesafe alınmasına rağmen başlamış olması anlaşma ve uzlaşma zemininin halihazırda çok zayıf ve hassas bir karakterde tutmaktaydı. İran Devrim Muhafızları Sözcüsünün ateşkes ilanı ve İslamabad'daki görüşmeleri kastederek “ABD'ye tam bir güvensizlik ortamı içerisinde (…)” ifadesi de gelinen noktayı özetlemektedir.
Dolayısıyla daha önce kimi çevrelerce ifade edildiği üzere İsrail'in her ne olursa olsun savaşın sürmesini isteyen ve Tahran'la barışa yanaşmayan istemsiz ve kayıtsız tavrı karşısında ABD'nin ulusal ve uluslararası düzeydeki tepkilerin fazlalığı yanında Hürmüz Boğaz kaynaklı ekonomik ve ticari çekinceler nedeniyle eğilim gösterdiği ateşkes görüşmelerinin başarısız olması mevcut durumu her an yerini yeni saldırılara bırakma potansiyelinde tutmaktadır. Trump'un tehdit dolu açıklamaları da bu duruma işaret ederken Tahran'ın savaşın 40 günlük ilk fazında gösterdiği ve temeli “mozaik savunma doktrinine” dayanan misilleme taktiği, balistik füze kapasitesi ve bölgedeki vekilleri etkin kullanma stratejisi ileriye dönük olarak sahada kalıcı sonuçlar doğurabilecektir.
Bunun yanında bugüne kadarki gelişmeler ekseninde ABD ve İsrail'in İran'a olan saldırıları karşısında uluslararası hukuku temel alan açıklamalar yapmakla yetinen ve çok-taraflı girişimlerle BM gibi evrensel kurumları adres gösteren Çin ve Rusya gibi küresel aktörlerin tavrı büyük önem taşımakta ve bundan sonraki aşamalarda “belirleyici” olarak nitelendirilmektedir.
Nitekim Batılı medya organları Rusya'nın Tahran'a istihbarat desteği sağlarken Çin'in de teknik ve fiziki kabiliyetler sunduğunu iddia etmiştir. AB'nin ise “denge politikası” izlediği ve NATO stratejileri bağlamında etkin bir rol almaktan kaçındığı söz konusu olsa da İngiltere gibi geleneksel Amerikan müttefiklerinin çekingen kalarak Trump'un şimşeklerini üzerine çekmesi detayıyla birlikte Avrupa'nın aynı pasif ve resesif döngüde kalmaya devam edebileceğini belirtebiliriz.
Ancak burada asıl önemli olan Avrupalı müttefiklerinin aksine ABD'nin körfezdeki müttefiklerinin “bedel ödemekten” sıkılarak ABD ile yollarını ayırması ve körfezdeki mevcut güç dengesi ile statükoyu bozucu adımlar atması olasılığıdır. Mezkûr aktörlerin ABD'den bağımsız hareket etme kapasiteleri tartışmaya açık iken İsrail'in 40 günlük savaşta olduğu gibi bundan sonrası için de körfezdeki Arap devletlerini İran'a karşı harekete geçirme ve savaşı bölgeselleştirme senaryosu halen tehlikeli bir olasılık olarak kenarda durmaktadır. İran'ın bu senaryo gerçekleşsin veya gerçekleşmesin Yemen'de Husiler, Irak'ta Haşdi Şabi, keza Lübnan'da Hizbullah ve diğer bölgesel Şii milis şebekesini harekete geçirmesi mevcut saldırıların Ortadoğu'da bölgesel ölçekli bir savaşa dönüşme riskini taşımaktadır.
Son Söz
Washington ve Tel Aviv, lider kadrosunun tasfiye edilmesiyle kolay teslim olacağını öngördükleri Tahran rejiminin çok-katmanlı savaş stratejisi, siyasal sistemin kendini yedeklemesi ve Hürmüz kozu karşısında stratejik olarak bocalamaya başlamış ve diplomatik kanalların devreye konulması ihtiyacını hissetmiştir. 1980-1988 İran-Irak Savaşında Batı/ABD tarafından desteklenen Saddam rejimi karşısında 8 yıl mücadele eden ve yaklaşık 10 yıldır ABD öncülüğündeki uluslararası baskı ve yaptırımlar altında siyasal ve ekonomik olarak ulusal sistemini idame ettiren İran'ın caydırıcılık ve tahammül kapasitesi Washington'da yapılan hesapların Tahran'da ve Körfez'de başarısızlığa uğramasını doğurmuştur.
Dahası ateşkes anlaşmasının gerçekleşememesi nedeniyle savaşta “vites artırmayı” düşünen ABD karşısında Rusya ve Çin'in koyacağı tavır henüz net değildir. Ayrıca İran Hürmüz yanında diğer önemli stratejik su yolu “Babülmendep Boğazını” da kapatmakla tehdit etmeye başlamıştır. Bütün bu değişkenler göz önüne alındığında Trump ve savaş ekibinin daha önceki yazılarımızda da tekrarladığımız üzere Ortadoğu'da giderek daha fazla kaybetmesiyle “İran Savaşı” ABD için hızlıca ikinci bir Vietnam veya Afganistan faciasına evrilebilir.
Dr. Mehmet Babacan/TİMETÜRK