Dolar

44,5866

Euro

51,3839

Altın

6.650,37

Bist

12.936,35

Diplomatik aktivizm ve Ankara'dan dünyayı okumak

2 Saat Önce Güncellendi

2026-04-06 00:08:42

Dr. Mehmet Babacan

Birey seviyesinden topluma oradan da ulusa, ulustan uluslararası topluma ve/veya sisteme kadar uzanan düzeylerde en çok önem atfedilen konuların başında “güvenlik” gelmektedir. Bir aile reisi aile fertlerini olumsuz ve yıkıcı dış etkilerden (ahlâkî, ekonomik, sosyal, fiziksel vd.) korumak için nasıl sürekli bir mücadele içerisinde ve tetikte ise aynı şeyi sınırları içerisindeki halkını korumak ve çeşitli boyutları bulunan ihtiyaçlarını karşılamak için çalışan (ve hatta bu yüzden yetki/oy verilip göreve getirilen) yönetimler için de söylemek mümkündür. Aslına bakılırsa tarihsel süreçte bu anlayış ve kurumsal/örgütsel yeterlilik haline ulaşmak kolay olmamış, özellikle “imparatorluklar çağında” ülke ve içerisinde yaşayan halk, hanedanın malı sayılmış, Avrupa'da krallıklar uzun yıllar yönettiği insanlar üzerinde her türlü hakka sahip olduğunu varsaymıştır. Kültürel, tarihsel ve dinsel kodlar bu hükmetme anlayışına da şerhler düşerken sözgelimi; Bilge Kağan Orhun Yazıtlarında “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye gece uyumadım, gündüz oturmadım. Aç milleti doyurdum, çıplak milleti giydirdim. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım.” ifadelerini kullanmıştır. Türk töresi ve ona sonradan eklemlenen İslam inancı tarih içerisinde kaynaşarak çok daha özgün ve kadim bir yönetme/hükmetme anlayışı meydana getirmiş; bu anlayış yöneten ve yönetilen arasında etkileri günümüze kadar uzanan, “ulûl emre itaat”, “reâya”, “millet sistemi” gibi kavramsal, düşünsel ve toplumsal olarak derin kökleri bulunan bir siyasal-sosyal sistem inşa etmiştir. Bugün dahi Türk devlet idaresindeki birçok kavram, kurum ve uygulama “Selçuklu” ve “Osmanlı” devlet sistemleri başta olmak üzere Türk-İslam tarihinin membaından süzülüp gelen kadim bir geleneğe yaslanmakta ve aynı zamanda bu manevi, düşünsel, siyasal iklimi yansıtmaktadır.

Nitekim daha geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan da İran-ABD/İsrail Savaşına atıfta bulunarak; “Bu tedirgin edici manzara karşısında 86 milyonun mesuliyetini taşıdığımızın bilinciyle, temkini ve tedbiri elden asla bırakmıyoruz. Hava sahamızı ihlal eden eylemler karşısında çok kararlı bir tutum alırken, milletimizin huzur ve güvenliğini tahkim edecek adımları da atmaya devam ediyoruz” diyerek yukarıda açıklamaya çalıştığımız sorumluluğu, devlet aklını ve yönetim prensibini somut bir şekilde ifade etmiştir.

Küresel Krizler Çağında Ortadoğu ve Türkiye

Geçtiğimiz günlerde, sanıyorum sosyal medya platformlarının birinde dolaşırken, Tolstoy'un şöyle bir özlü sözüne rastladım. Diyordu ki ünlü Rus edebiyatçı; “Bu hayat eskiden de acı veriyordu ancak son zamanlarda korkunç oldu.” Sanırım dış politika ve uluslararası ilişkilere dair güncel durumu ve konjonktürü yorumlarken gerçekçi bir tespit ve genel bir tarif yapabilmek için Tolstoy'un bu sözünü az biraz değiştirerek şu şekilde bir girizgâh yapmak mümkün; “Uluslararası sistemde güvenlik problemleri ve küresel liderlik krizi öteden beri hatta Soğuk Savaşın bitiminden beri farkına varılan bir husustu ancak son zamanlarda çok daha yoğun ve dayanılmaz bir şekilde varlığı hissediliyor.”

Çeşitlenen ve hibrit hale gelen güvenlik tehditleri yazının başında da belirttiğimiz gibi bireysel, ulusal ve toplumsal düzeylerde en önemli ihtiyaç sayılan güvenlik ihtiyacının yükselen ve artan sayıda risklerle karşı karşıya kalması sonucunu doğurmuş ve tedbir alınmasını gerektirmiştir. En kapsayıcı haliyle “uluslararası güvenlik”; uluslararası sistemi ve tüm dünya insanlık ailesini ilgilendiren güvenlik konularına işaret etmektedir. 2019 yılında ortaya çıkan Covid-19 Pandemisi, ABD'de Donald Trump'un 2. kez başkanlık koltuğuna oturması, 2022'den beri devam eden Rusya-Ukrayna savaşı, Ortadoğu bölgesindeki istikrarsızlık ve İsrail'in başrolünde olduğu savaşlar, Afrika'daki bölgesel ve vekil çatışmalar, Batı Asya'da Hindistan-Pakistan-Afganistan arasındaki kronik problemler ve savaşlar, Asya-Pasifik'te giderek tırmanan “Tayvan Krizi” ve ABD-Çin arasında devam eden gölge savaşlar, halihazırda büyük güçler arasındaki anlaşmazlıkları iyiden iyiye gün yüzüne çıkarmış ve sıcak savaş ve çatışmaları tüm dünya sathına yaymaya başlamıştır.

Böyle bir atmosferde güvenlik ilişkilerinin, ikili ve çok-taraflı ittifakların sorgulanmaya başlanması dahası enerji, ekonomi, ticaret, diplomasi ve savunma alanlarını da içine katan çok-katmanlı ve hibrit bir karakter kazanan tehditlerin peşi sıra gelmesi Türkiye gibi sistemin “yükselen/sivrilen güçleri / (rising powers)” arasında yer alan bölgesel ve majör aktörleri daha görünür kılmaya başlamıştır. Ankara, özellikle son yıllarda savunma sanayiindeki yerli ve milli hamleleri ile dikkatleri üzerine toplamış, global ölçekte etki yaratarak İHA ve savaş uçakları ihracatçısı haline gelmiş, Ukrayna, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya ve Afrika'daki diplomatik girişimleriyle “çözülemez” denen sorunları çözen ve en kritik girişimlerde inisiyatif alan bir aktör olarak tanımlanmaya başlanmıştır. Bu durum BM gibi küresel platformların yanı sıra bölgesel iş birliği teşkilâtlarına da yansımış, İİT, KİK gibi kuruluşların yanı sıra AB dahi giderek Türkiye'yi “stratejik partner” olarak değerlendirmiştir. Türkiye'nin AB üyeliği transatlantik ilişkilerin Trump dönemi ile ağır hasar aldığı bir dönemde tekrar önemsenmeye ve pozitif imgelerle bahsedilmeye başlanmıştır.

Türk Dışişlerinin Bölgesel Aktivizmi

Ankara'nın Ukrayna Savaşında Moskova ile Kiev arasındaki mekik diplomasisinin yanı sıra “Tahıl Koridoru Anlaşması” gibi önemli akitlerin imzalamasında oynadığı rol, küresel ölçekte kilit bir aktör olarak anılmasını doğurmuştur. Bunun yanı sıra Güney Kafkasya'daki çatışma sonrasında Azerbaycan ile Ermenistan arasında imzalanacak geniş kapsamlı bir barış anlaşmasının tasarlanması süreci de Türk Dışişlerinin bilgi, beceri ve maharetinden yardım alınmasını gerektirmiştir. Afrika'daki anlaşmazlıklarda “Ankara Süreci” olarak adlandırılan bir barış ve diyalog girişiminin kotarılmasının ardından Ortadoğu'da yayılmacı ve kanlı bir gündem takip eden Tel Aviv'in Gazze Soykırımının ardından Washington iş birliği ile Hamas siyasi kanadına sunulan ateşkes teklifine Netanyahu'nun beklemediği ölçüde rasyonel ve akıl dolu bir cevap yazdıran da yine Ankara (MİT ve Dışişleri bürokrasisi) olmuştur. Nitekim hepimizin de şahit olduğu üzere son kertede Sayın Hakan Fidan, mevkidaşı Arakçi ile Washington arasında gidip gelerek adeta “mekik dokumuş” ve bölgenin İsrail kışkırtmasıyla yeniden bölgesel bir savaşa sürüklenmemesi için geceyi gündüze katmıştır.

Şimdi geriye çekilip bulunduğumuz noktadan bu tabloya bakınca küresel barışın anahtarının adeta sihirli bir biçimde Ankara'nın ellerine bırakıldığı, Trump ve Netanyahu'nun oluşturmuş olduğu yıkım ittifakının Tahran'a karşı başlatmış olduğu savaşın giderek bölgeselleşmesi ve küresel ekonomiyi çok sert bir biçimde vurması karşısında elini taşın altına koyanlar arasında Katar ve diğer birkaç aktörün yanı sıra yine Türkiye'nin öne çıktığı görülmektedir. Türkiye savaş esnasında Hatay ve Gaziantep gibi sınır illerindeki topraklara düşen mühimmatlara ve “sahte bayrak (false flag) operasyonlarına” rağmen itidali elden bırakmamış, muhataplarına gereken uyarı ve mesajları ileterek vakarını asla kaybetmemiştir. Bu hususta askeri tedbirlerin alınması ve teyakkuz derecelerinin artırılması yanında “NATO” gibi bölgesel iş birliklerinin devreye konulması, gerekli bilgi ve istihbaratın müttefiklere iletilmesi eşzamanlı olarak yürütülmüştür. Bu süreçte yine Washington ve Tahran ile sürekli iletişim halinde olunmuştur. Ortadoğu'da ve Avrupa'da giderek “yükselen diplomatik aktör” olarak açıklama ve girişimleri dikkatle takip edilen Türkiye'nin artık her sözü, her mesajı, her adımı ciddiyete alınmakta ve gereği de yapılmaktadır.

Bu durumu bize Türkiye'nin artan bölgesel aktivizmi yanında artan caydırıcılığının sonucu olarak okumaya yönlendiren hatta adeta zorlayan şartların varlığını inkâr edemeyiz. Türk Dışişleri bürokrasisinin yanında MİT ve TSK'nın yetkili organlarının koordineli bir şekilde işleyişi bölgede tesis edilen diplomatik aktivizm yanında fiziksel ve askeri caydırıcılığın da inşa edilmesinde büyük rol oynamaktadır. Nitekim bu durumun pratik örneği yakın zamanda Suriye ordusunun SDG hedeflerine Kuzey Suriye kırsalında düzenlediği operasyonlar bağlamında da net bir biçimde gözlenmiştir.

Son Söz

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan'ın çokça dile getirdiği gibi; “Savaşın kazananı, adil bir barışın ise asla kaybedeni olmaz.” Trump'un yapması gereken sosyal medya üzerinden Tahran rejimini ve Devrim Muhafızlarını hedef alan “lanet olası Körfezi açın” gibi çocuksu ve gülünç mesajlar atmak yerine Türkiye gibi aktörlerin barış ve diyalog çağrılarını önemsemek olmalıdır. Washington, İsrail Lobisi eliyle sürüklendiği bu savaştan “onurlu bir çıkış yolunu” vakit daralmadan önce bulmalı, Yahudi Lobisi ve MOSSAD baskısı ile Netanyahu şebekesinin Siyonist hipnozundan bir an önce uyanarak/kurtularak bölgeyi daha fazla kana bulamaktan vazgeçmelidir.

Dr. Mehmet Babacan/TİMETRÜK

Tüm Yazıları

Haber Ara