Dolar

44,1934

Euro

50,5362

Altın

7.122,85

Bist

13.092,93

Ahlaki üstünlük ve ortak gelecek

1 Saat Önce Güncellendi

2026-03-16 00:18:14

Şakir Kurter

Cumhurbaşkanı'nın son konuşmalarından birinde kurduğu şu cümle dikkat çekiciydi:

Ali de bizimdir, Ebubekir de; Aişe de bizimdir, Zeynep de.”

Bu cümle Türkiye'de bazı çevreler tarafından farklı şekillerde yorumlandı. Kimi bunu mezhep tartışmalarına verilmiş bir cevap olarak gördü, kimi ise siyasi bir mesaj olarak okumayı tercih etti. Oysa bu sözler, biraz daha dikkatle bakıldığında polemik üretmekten çok ahlaki bir zemin kurma girişimi olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Çünkü İslam tarihinin en hassas başlıklarından biri olan mezhep meselesi, yüzyıllardır siyasi rekabetlerin, jeopolitik hesapların ve güç mücadelelerinin aracı haline getirildi. Oysa Müslüman toplumların ortak tarihine bakıldığında görülen gerçek şudur:

İslam medeniyeti yalnızca bir mezhebin değil, çok farklı yorumların ve geleneklerin birlikte var olduğu bir düşünce evrenidir.

Tam da bu yüzden, bir siyasi liderin İslam tarihinin bütün büyük şahsiyetlerini sahiplenen bir dil kurması, polemik değil aksine uzlaşma çağrısıdır.

Ahlaki Üstünlük Meselesi

Sünni dünyanın temel yaklaşımı tarihsel olarak oldukça nettir. Hz. Ali, İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden biri olarak kabul edilir ve saygıyla anılır. İslam düşüncesinde Hz. Ali'nin ilmi, cesareti ve adaleti konusunda neredeyse hiçbir ihtilaf yoktur.

Dolayısıyla bugün mezhep tartışmaları üzerinden kurulan bazı polemiklerin temelinde gerçek bir tartışma değil, siyasi manipülasyon yatmaktadır.

Eğer mezhepler arası bir yakınlaşma olacaksa bunun ilk şartı basittir:

Karşılıklı saygı.

Bu saygı yalnızca teorik bir çağrı değil, pratik bir davranış biçimi olmak zorundadır. Çünkü uzlaşma tek taraflı fedakârlıkla değil, karşılıklılık ilkesiyle mümkün olur.

Mezheplerin Ötesinde Bir Siyasi Gerçeklik

Bugün Ortadoğu'ya bakıldığında mezhep gerilimlerinin yalnızca teolojik tartışmalar olmadığı açıkça görülüyor. Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen gibi coğrafyalarda mezhep farklılıkları çoğu zaman bölgesel güç mücadelelerinin aracı haline getirildi.

Bu tabloyu değiştirecek olan şey ise yeni bir mezhep tartışması değil, ortak bir siyasi akıl geliştirmek olacaktır.

Türkiye'nin son yirmi yılda bölgeye yönelik yaklaşımında sıkça vurgulanan bir fikir var:

“Mevzi kazanmak yerine bölgeye barışı istikrarı getiren birleştirici güç olmak”

Bu ifade, aslında klasik güç rekabetinden farklı bir perspektifi işaret ediyor. Bölgesel politikanın yalnızca nüfuz alanı genişletme yarışı olarak görülmesi yerine, ortak güvenlik ve ortak refah ekseninde bir merkez oluşturma fikri.

Ancak Ortadoğu'nun kronik sorunu da tam burada başlıyor. Çünkü birçok aktör için bölgesel siyaset hâlâ mezhepsel veya ideolojik mevziler üzerinden yürütülen bir rekabet olarak görülüyor.

Büyük Tehdit Karşısında Ortak Zemin

Bütün bu tartışmaların ötesinde ise daha büyük bir gerçek var.

Bugün Ortadoğu'nun karşı karşıya olduğu en büyük sorun mezhep tartışmaları değil; bölgesel istikrarsızlık, dış müdahaleler ve kronik çatışma düzenidir.

Filistin meselesi bunun en çarpıcı örneği.

Gazze'den Kudüs'e uzanan hatta yaşanan trajediler, İslam dünyasının parçalanmışlığının ne kadar ağır bir bedel doğurduğunu açıkça gösteriyor.

Bu yüzden bugün asıl soru şu olmalı: Müslüman toplumlar tarihsel tartışmaları büyütmeye devam mı edecek, yoksa ortak tehditler karşısında yeni bir dayanışma zemini mi kuracak?

Burada bir parantez açmak gerekirse; bölgesel siyaset zaman zaman keskin rekabetler üretir. Ancak tarih bize şunu da gösteriyor: Büyük kriz dönemlerinde geçici parantezler açmak, uzun vadeli çatışmalardan daha akıllıca olabilir.

Bugün Ortadoğu'nun ihtiyacı olan şey tam da bu. Mezhep polemiklerini büyütmek değil, onları tarihin daha serin raflarına bırakmak.

Çünkü bir gerçek giderek daha net görünüyor: İslam dünyasının önündeki sorunlar mezhepler arası tartışmalarla çözülemeyecek kadar büyük.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir mezhep polemiği değil, yeni bir siyasi ve ahlaki dil.

Hz. Ali'yi de, Hz. Ebubekir'i de, Hz. Aişe'yi de aynı saygı çerçevesinde anabilmek; İslam tarihini bölünmenin değil ortak hafızanın parçası olarak görmek…

Eğer Ortadoğu gerçekten daha istikrarlı bir geleceğe yürümek istiyorsa, bu yol mezhep çatışmalarından değil karşılıklı saygı ve siyasi akıldan geçiyor.

Ve belki de bugün en önemli mesele şu sorudur: İslam dünyası, tarihsel tartışmaların gölgesinde kalmaya devam mı edecek; yoksa ortak kaderini yeniden yazacak cesareti gösterebilecek mi?

Şakir Kurter/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Elektrikli otomobil kabusu: Sıfır araç 6 aydır serviste

Haber Ara