Münih'teki salonun ışıkları her zamanki gibi parlaktı. Delegeler şık, cümleler diplomatik, metinler ölçülüydü. Ama havadaki gerilim ölçülecek gibi değildi. Bu yılki Münih Güvenlik Konferansı'nda konuşulan şey Ukrayna savaşıydı; hissedilen şey ise bir düzenin sonuna yaklaşıldığıydı.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in mesajları, Başkan Donald Trump'ın Ukrayna konusunda açtığı yeni sayfa ve Avrupa başkentlerindeki tedirginlik, 76 yıllık NATO'nun yalnızca askeri değil, zihinsel bir kırılma yaşadığını gösteriyor.
Soruyu açık soralım: Eğer “kurallara dayalı uluslararası düzen” çözülüyorsa, Türkiye bu sarsıntının neresinde?
Washington'un Gölgesi Kısalırken
ABD'nin Ukrayna'nın 2014 öncesi sınırlarına dönmesini “gerçekçi değil” diye tanımlaması ve Kiev'in NATO üyeliği umutlarını fiilen rafa kaldırması, teknik bir pazarlık manevrası değil. Bu, Avrupa güvenliğinin temel varsayımının değişmesidir.
Bir süredir Avrupa'nın güvenliği Washington'ın şemsiyesi altındaydı. Şimdi o şemsiye kapanmıyor belki ama açısı değişiyor. Avrupa başkentlerinde duyulan cümle şu: “ABD artık güvenlik garantörü mü, yoksa çıkar pazarlıkçısı mı?”
Bu soru büyüdükçe, Türkiye'nin jeopolitik ağırlığı artıyor.
Çünkü Türkiye, NATO'nun güney kanadı değil yalnızca; Karadeniz'in kilidi, Orta Doğu'nun eşiği, Kafkasya'nın geçidi, enerji yollarının düğüm noktası. Böyle dönemlerde coğrafya kader olmaktan çıkar, avantaja dönüşür.
Karadeniz'in Sessiz Stratejisi
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Ukrayna'yı işgal ettiğinde Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Ankara Hükümetinin ilk refleksi Montrö'yü işletmek oldu. Boğazlar kapatıldı, Karadeniz askeri takviyeye sınırlandı. Bu karar, savaşın büyümesini önleyen kritik bir hamleydi.
Türkiye ne Moskova'ya angaje oldu ne de Batı'nın her söylemini tekrar etti. Bir tür “aktif denge” politikası izledi.
Bugün Washington ile Brüksel arasında Ukrayna konusunda görüş ayrılığı derinleşirse, Karadeniz daha da kritik hale gelir. ABD geri adım atarsa Avrupa savunmasını tahkim etmek isteyecek; Avrupa zayıf kalırsa Rusya alan yoklayacak. Her iki durumda da Türkiye'nin pozisyonu belirleyici.
Sayın Erdoğan'ın liderliğindeki Ankara, coğrafyanın sunduğu bu stratejik kartı bugüne kadar dikkatli oynadı. Asıl mesele bundan sonra bu dengeyi ne kadar sürdürebileceği.
NATO'nun Ruhu ve Türkiye'nin Rolü
Trump'ın Danimarka'ya bağlı Grönland çıkışı, ittifak içindeki güven duygusunu zedeledi. NATO, yalnızca bir askeri organizasyon değil; bir siyasi güven sözleşmesiydi. O sözleşmede çatlak oluştuğunda, ittifakın caydırıcılığı da tartışmaya açılır.
Eğer ABD Avrupa'ya mesafe koyarsa, Avrupa savunma kapasitesini artırmak zorunda kalacak. Böyle bir tabloda Türkiye'siz bir güvenlik mimarisi düşünmek gerçekçi değil. Avrupa'nın askeri kapasite, lojistik derinlik ve operasyonel tecrübe açısından Türkiye'ye ihtiyacı var.
Tersine, ABD NATO'yu daha gevşek, işlem bazlı bir yapıya dönüştürürse, yine Türkiye kilit aktör olur. Çünkü Washington için Orta Doğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz hattında güvenilir bir askeri ortak alternatifsizdir.
Yani hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, bundan sonra Türkiye masanın dışına itilebilecek bir ülke değil.
Görünmeyen Güç
Jeopolitik yalnızca tank ve uçak sayısıyla ölçülmüyor artık. Enerji hatları, LNG terminalleri, doğal gaz koridorları ve göç akışları da güvenlik denklemine dahil.
Türkiye, Rus gazının Avrupa'ya taşınmasında kritik bir kavşak. Azerbaycan ve Orta Asya kaynaklarının Batı'ya açılan kapısı. Aynı zamanda göç akınlarını Avrupa'ya ulaşmadan önce yöneten ülke.
ABD-Avrupa ayrışması derinleşirse, enerji güvenliği ve göç yönetimi daha da siyasi bir pazarlık unsuru haline gelir. Ankara bu alanda hem baskı altında kalabilir hem de pazarlık gücünü artırabilir.
Bu iki ihtimal arasındaki ince çizgi, Türkiye'nin diplomatik maharetine bağlı.
Riskler ve Gerçekler
Elbette bu tablo yalnızca fırsatlardan ibaret değil. Büyük güç rekabeti keskinleştikçe orta güçlerin manevra alanı daralır. Denge siyaseti, ince bir ipte yürümeye benzer.
ABD ile yaşanabilecek güven krizleri, Avrupa ile demokratik normlar üzerinden süren gerilimler, Rusya ile hassas ekonomik ilişkiler… Hepsi Ankara'nın omuzlarında.
Fakat tarih şunu gösteriyor: Düzenin çözüldüğü anlar, yeni güç dağılımlarının şekillendiği anlardır. Türkiye gibi bölgesel ağırlığı olan ülkeler için bu dönemler risk kadar fırsat da taşır.
Vel Hasıl Kelam; Münih'te asıl tartışılan şey Ukrayna'nın sınırları değil; Batı'nın sınırlarıydı. ABD'nin dünya sahnesindeki rolü yeniden tanımlanıyor. Avrupa kendi güvenliğini sorguluyor. NATO'nun ruhu test ediliyor.
Bu fırtınada Türkiye'nin konumu edilgen değil. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Türkiye, eski düzenin enkazı altında kalacak bir ülke değil; yeni düzenin mimarisinde söz sahibi olabilecek kapasiteye sahip artık.
Eski dünya düzeni çatlıyor olabilir.
Ama yeni dünya düzeni kurulurken Türkiye'nin nerede duracağı, yalnızca dış politikanın değil, ülkenin gelecek vizyonunun da en kritik sorusu olacak.
Şakir Kurter/TİMETÜRK