“Son dönemde kamuoyunda sıkça dile getirilen bir söylem var: ‘Türkiye'de emeklilik sistemi çöktü.' Peki bu cümleyle tam olarak ne kastediliyor? Buradaki çöküş, maaşların ödenmemesi değil. Asıl kırılma daha derin: Sistem teknik olarak işliyor gibi görünürken verdiği sözü —onurlu bir yaşlılık vaadini— artık üretemiyor. Çünkü emeklilik sistemi sadece bir bütçe kalemi değil; bir ulusal güvenlik, toplumsal huzur ve kuşaklar arası sözleşme meselesidir. Ve güven, ancak bu büyük sözler tutulduğunda yeniden inşa edilir.”
Türkiye'de emeklilik sistemi bugün kâğıt üzerinde çalışıyor. Maaşlar bağlanıyor, primler toplanıyor, istatistikler tutuluyor. Ama bütün bu teknik işleyiş toplumun geniş bir kesimi için artık tek bir duyguyu üretmiyor: güven.
Emeklilik uzun süredir “rahat bir hayatın karşılığı” olmaktan çıktı; belirsizliğin ve tedirginliğin başka bir adı hâline geldi. Bu yüzden asıl mesele sistemin ayakta olup olmadığı değil, verdiği sözü hâlâ tutup tutmadığıdır. Çünkü emeklilik bir bütçe kalemi değil; kuşaklar arası bir vaattir.
Sosyal Sözleşmenin Sessiz Aşınması
Bir emeklilik sistemi teknik dengelerden önce bir sosyal sözleşmeye dayanır. Devlet ile çalışan arasında kurulan bu ilişki basittir:
“Çalıştığın sürece primini öde; ben de yaşlılığında seni koruyayım.”
Bu sözün güvenilirliği yıllar boyunca emekli aylıklarının aktif maaşa oranı üzerinden somutlaştı.
1999 öncesinde ve 2000'li yılların başına kadar Emekli Sandığı'nda yıllık maaş bağlama oranı yaklaşık yüzde 3'tü. Bu da 25 yıl çalışan bir memurun aktif maaşının yaklaşık yüzde 75'ine yakın bir gelir elde etmesi anlamına geliyordu. Sosyal devlet iddiası sayılara yansıyordu.
2008'de yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun bu dengeyi kökten değiştirdi. Yıllık bağlama oranı yüzde 2'ye düştü. Aynı çalışma süresi için emekli geliri yüzde 50 seviyelerine geriledi. Güncelleme katsayıları, prime esas kazanç üst sınırları, karma hesaplama yöntemi ve en düşük aylık uygulamalarıyla birlikte bu oran birçok kişi için yüzde 45'in bile altına indi.
Bugün çalışırken 100 bin lira seviyesinde kazanç referansı olan birinin emeklilikte 45–50 bin lira bandına sıkışması tesadüf değil; sistematik bir tercihin sonucudur. Asgari ücret civarı çalışanlarda kök maaş düşük kalıp Ek Madde 19 ile 20.000 TL'ye tamamlanıyor; yüksek kazançlılarda fiili aylık bağlama oranı (ABO) %34-35 civarına düşüyor. Tavandan prim ödeyenlerde bile %34,5 ABO + ek ödemelerle 55-60 bin TL bandı standart hâle geldi.
Burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bu tablo teknik bir ayarın sonucu değil; uzun vadeli bir sözleşmenin fiilen yeniden şekillendirilmesidir. İnsanlar çalışma hayatlarını, prim ödeme davranışlarını ve gelecek planlarını eski kurallara göre kurdu. Kurallar değişti; ama bu değişim ne açıkça tartışıldı ne de toplumla yeterince paylaşılan bir geçiş süreci tasarlandı.
Bu noktadan sonra mesele yalnızca sürdürülebilirlik değil, aynı zamanda toplumsal bir meşruiyet meselesidir. Ve güven aşındığında sistem yalnızca rakamlarda değil, davranışlarda da çözülmeye başlar.
Türkiye'de uzun yıllar sigortalı çalışmayı teşvik eden politika büyük ölçüde başarılı oldu. Ancak bugün birçok çalışan, ödediği primin karşılığını alamayacağı duygusuna kapılmış durumda.
Artık sahada sıkça duyulan cümleler şunlar:
İşçi, “İşveren prim yerine o parayı bana versin, ben değerlendiririm” diyor.
Bağ-Kur'lu, “Prim ödemek yerine kendi birikimimi yaparım” düşüncesine yöneliyor.
Bu eğilim yalnızca ekonomik bir tercih değil; sosyal sözleşmeye duyulan güvenin zayıfladığının açık göstergesidir.
“Birleştirdik” Denilen Ama Birleşmeyen Sistem
2008 reformu kamuoyuna güçlü bir vaatle geldi: SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı tek çatı altında toplanacak, eşitsizlikler azalacaktı. Hukuki olarak bu gerçekleşti. Ancak pratikte ortaya çıkan tablo, gerçek bir entegrasyondan çok, aynı çatının altında farklı mantıkların yaşamaya devam etmesi oldu.
Bugün benzer prim gününe ve kazanca sahip kişiler, geçmişte hangi statüde çalıştıklarına bağlı olarak farklı emekli aylıkları alıyor. Bu fark yalnızca teknik değil; eşitlik beklentisini karşılamayan yapısal farklılıklar.
Uzun yıllar yüksek prim ödeyen Bağ-Kur'luların karşılaştığı tablo, sistemin en kırılgan noktalarından biri. Emekli Sandığı ise geçmişte görece avantajlı bir konumdayken, düşen bağlama oranlarıyla hızla benzer bir güvencesizlik alanına çekildi.
Sonuçta üç sistem hukuken birleşmiş olsa da uygulama farklılıkları tek çatı altında devam eden yapısal ayrışmaları tamamen ortadan kaldırabilmiş değil.
İşte tüm bu adaletsizlikler ve vaat edilen hayat standardının karşılanamaması, toplumda sistemin çöktüğü yönünde yaygın bir algıya yol açtı. Bu yüzden “Türkiye'de emeklilik sistemi çöktü” denildiğinde kastedilen, maaşların ödenmemesi değil; sistemin vaat ettiği hayat standardını artık üretememesi.
Dünyada Ne Yapıldı?
Türkiye bu tartışmada yalnız değil. Yaşlanan nüfus ve artan maliyetler birçok ülkeyi emeklilik sistemlerini yeniden tasarlamaya zorladı. Ancak izlenen yollar aynı olmadı.
Şili, 1980'lerde kamu emeklilik sistemini büyük ölçüde tasfiye ederek tamamen bireysel sermaye hesaplarına dayalı bir modele geçti. Sistemi büyük ölçüde bireysel fonlara devretti ve radikal bir özelleştirme deneyimi yaşadı. Uzun süre örnek gösterilen bu model, bugün düşük emekli gelirleri ve artan toplumsal huzursuzluk nedeniyle ciddi biçimde eleştiriliyor. Risk bütünüyle bireye yüklendiğinde, emekliliğin sosyal boyutu hızla aşınıyor.
Avrupa'da ise farklı bir denge arayışı öne çıkıyor. Hollanda, İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde devlet asgari bir emeklilik gelirini garanti ederken, bunun üzerindeki refah düzeyi zorunlu ya da yarı zorunlu mesleki ve bireysel fonlarla destekleniyor. ABD'de de sosyal güvenlik sistemi temel bir gelir sağlıyor; emeklilikte yaşam standardını belirleyen esas unsur, bireysel fonlar ve uzun vadeli birikimler oluyor.
Bu deneyimler aynı şeyi söylüyor:
Ne tamamen devletçi model ne de tamamen piyasa modeli tek başına yeterli.
Türkiye İçin Üçüncü Yol: Hibrit Emeklilik
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey bir tercih değil, bir denge. Yani yarı kamu, yarı özel bir yapı ile hibrit bir sistem kurmak.
Bu modelde devlet, sosyal devlet olmanın gereği olarak asgari ve onurlu bir emeklilik gelirini garanti eder. Bu garanti, geçmişte kazanılmış hakları koruyan ve geçiş adaletini gözeten bir çerçeveyle desteklenmelidir. Bunun üzerindeki gelir ise bireysel tamamlayıcı emeklilik ve mesleki tasarruf mekanizmaları devreye girer. Geçiş adaleti bu modelin temelini oluşturur. Güçlü denetim, şeffaf ve uzun vadeli fon yapılarıyla toplam emeklilik geliri anlamlı biçimde yükseltilir.
Bireysel Emeklilik Sistemi'nin fon büyüklüğü Şubat 2026 itibarıyla 2,35 trilyon TL'ye ulaştı. Devlet katkısı Ocak 2026'dan itibaren %30'dan %20'ye düşürüldü; ancak otomatik katılım ve teşvik mekanizmaları güçlendirilebilir. Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) ise 2026 ikinci yarısında (ikinci çeyrekten itibaren kademeli) devreye girecek; planlanan %3 civarı zorunlu maaş kesintisi + işveren katkısı + devlet %30 desteğiyle bireysel birikimleri tamamlayacak.
Böyle bir yapı, bireyi tamamen piyasanın insafına bırakmaz; ama devletin de altından kalkamayacağı bir yükü tek başına taşımasını beklemez. Sosyal koruma ile bireysel sorumluluk arasında gerçekçi bir denge kurar.
Asıl Çöküş Nerede?
Bugün Türkiye'de emeklilik sisteminin asıl krizi rakamlarda değil, inançta yaşanıyor. Genç kuşakların zihninde emeklilik artık “rahat bir hayat” değil, belirsiz bir ihtimal. Bir sistem güven üretmiyorsa teknik olarak çalışıyor olması yeterli değildir.
Bugün yapılması gereken şey nettir:
Emekliliği yeniden güçlü bir sosyal hak olarak inşa etmek ya da sistemi açık biçimde hibrit bir yapıya dönüştürmek. Aksi hâlde sürdürülen belirsizlik ne devleti rahatlatır ne toplumu. Sadece zamana yayılmış bir güvensizlik üretir.
İnsanların zihninde “emekli olunca rahat edeceğim” düşüncesi yerini “nasıl geçineceğim” sorusuna bırakıyorsa, orada yalnızca bir politika değil, bir sosyal devlet anlayışı aşınıyor demektir.
Çünkü devletler sosyal devlet oldukları kadar güçlüdür.
Ve emeklilik sistemi, bir ülkenin vatandaşına gelecekte ne vaat ettiğinin en açık göstergesidir.
Bu dönüşüm için artık vakit daralıyor – hem güveni yeniden inşa etmek hem de sürdürülebilirliği sağlamak mümkün.
Dr. Murat Ergüven/TİMETÜRK