“Demokrasi bir çağdı; geçti. Küreselleşme bu çağı taşıyan zemindi; o da çöktü. MAGA yalnızca Trump'ın sloganı değil, ABD'nin küreselleşme ve demokrasi vaadini aynı anda terk ettiğini ilan eden bir kopuş protokolüdür. Dünya artık kurallarla değil, kuralları askıya alma kapasitesiyle yönetiliyor. Sorun demokrasinin uygulanamaması değil; gücün artık sınır kabul etmemesidir”.
Taşınamayan Bir Vaadin Eşiğinde
Bir dönem dünya iki büyük vaade inandırıldı: Demokrasi ve küreselleşme. Bu iki kavram yalnızca bir yönetim biçimi ve bir ekonomik model olarak sunulmadı; insanlığın kaçınılmaz kaderi, ahlaki olarak üstün ve alternatifsiz “doğru yol” olarak pazarlanmıştı. Alternatifsizdi, tartışılmazdı. Açık mesaj şuydu: Başka bir seçenek yok. Alternatif arayanlar ya geri kalmıştı ya da tehlikeliydi. Güya herkes kazanacak, herkes özgürleşecek, herkes refaha kavuşacaktı. Masal buydu. Ve bu masal uzun süre sorgulanmadan tüketildi.
Bugün geldiğimiz noktada manzara inkâr edilemez hâlde ortada. Savaşlar bitmiyor, devletler çözülüyor, tedarik zincirleri kırılıyor, enerji ve gıda krizleri kalıcılaşıyor. Daha önemlisi, bu krizlerin hiçbiri “demokrasiyi biraz daha derinleştirerek” ya da “küreselleşmeyi biraz daha adil hâle getirerek” çözülemiyor. Çünkü mesele uygulama hatası değil; bizzat vaadin kendisi.
Soğuk Savaş sonrası kurulan bu anlatı, gerçekte ABD merkezli hegemonik düzenin meşrulaştırma aracından ibaretti. Küreselleşme sermayenin sınırlarını kaldırırken, demokrasi çevre ülkelerde devlet kapasitesini zayıflatan bir siyasal müdahale mekanizmasının yumuşak kılıfı hâline geldi.
1990 sonrası anlatı şuydu: Küreselleşme derinleştikçe demokrasi yayılacaktı. Sermaye serbest dolaştıkça toplumlar özgürleşecek, ticaret arttıkça siyasal rejimler liberalize olacaktı. Oysa Çin örneği gösterdi ki küreselleşme demokrasi üretmek zorunda değildir. Küresel sisteme entegre olup ekonomik olarak büyürken siyasal olarak otoriter kalmak mümkündür. Bugün ise başka bir tabloyla karşı karşıyayız: Küreselleşme zayıflarken demokrasi de aşınıyor. Demek ki bu iki kavram paralel yürümüş olabilir; fakat birbirine mecbur değildir.
Bugün dünya “çok kutuplu bir düzen doğuyor” masalıyla oyalanıyor. Oysa gerçeklik daha çıplak: ABD hâlâ küresel finansın merkezidir; dolar rezerv para olmaya devam eder, yaptırım mekanizmaları tek taraflı işler. Çin büyür, Rusya direnç gösterir, Avrupa pozisyon arar. Ancak bu tablo çok kutupluluk değil; tek kutuplu gücün sertleşme sürecidir. Gürültü artmıştır, merkez dağılmamıştır.
Ukrayna'dan Gazze'ye, tedarik zinciri krizlerinden devlet çöküşlerine kadar yaşananlar tek bir gerçeği haykırıyor: Dünya bu iki vaadi artık taşıyamıyor. Zira demokrasi gücü dizginler, küreselleşme ise gücü paylaşmayı dayatır. Ve tarih boyunca hiçbir hegemon, tahtının zirvesindeyken kendi ellerini gönüllü olarak bağlamamıştır. Mesele aslında sanıldığından çok daha basit ve daha acımasızdır.
Demokrasi: Zayıflar İçin Güvence, Güçlüler İçin Yük
Demokrasi teoride eşitliktir; pratikte ise sınırlamadır. Karar alma süreçlerini yavaşlatır, liderliği frenler, hesap verme zorunluluğu getirir ve kurumları kişisel iradenin üzerine koyar. Bu mekanizmalar zayıf toplumlar için hayati bir güvenlik ağıdır. Ancak güç büyüdükçe tablo tersine döner: Demokrasi bir erdem olmaktan çıkar, maliyet kalemine dönüşür.
Bu yüzden demokrasi barışın sakin sularında en çok övülen en çok kutsanan erdem olur; fırtına başladığında ise ilk rafa kaldırılan, hatta unutulan bir süs eşyasına dönüşür. Olağanüstü hâller, genişletilmiş güvenlik yetkileri, ifade özgürlüğü kısıtlamaları tesadüf değildir. ABD'nin 2001 sonrası “demokrasi ihracı” Irak ve Afganistan'da kaos üretirken, kendi iç demokratik kurumlarını da aşındırdı. Pandemi döneminde genişleyen yürütme yetkileri ya da Capitol baskını sonrası tartışılan seçim düzenlemeleri, gücün demokrasiyle kurduğu sorunlu ilişkinin güncel örnekleridir. Güçlüler demokrasiyi araç olarak kullanır; ama kendi ellerini, ayaklarını bağlamazlar.
Tarih bu konuda nettir. Roma gücünün zirvesindeyken Senato'yu güçlendirmedi. Britanya İmparatorluğu dünyayı yönetirken sömürgelerine gerçek temsil hakkı tanımadı. Hegemonlar her zaman gücü merkezileştirdi. ABD de Soğuk Savaş sonrası dönemde “demokrasi ihracı” söylemiyle dünyaya ders verirken, kendi çıkarlarına dokunan her yerde hukuku ve kurumları esnetti. Demokrasi anlatıldı; ortaya çıkan şey çoğu zaman devlet değil, kaos oldu. Çünkü güçlü kurumlar olmadan, yalnızca sandık ve söylemle taşınan demokrasi devleti güçlendirmez; parçalar. Bugün MAGA (Make America Great Again), bu tarihsel refleksin güncel adıdır.
Küreselleşme: Ortak Refah Masalı, Asimetrik Kazanç Gerçeği
Küreselleşme “herkes kazanacak” vaadiyle pazarlandı. Oysa kazananlar baştan belliydi. Sermaye merkezde toplandı, emek çevrede ucuzladı, risk çevre ülkelere yıkıldı, krizler merkezden ihraç edildi. NAFTA'dan WTO düzenine kadar kurulan serbest ticaret mimarisi, birkaç ülkeyi ve çok uluslu şirketleri büyütürken, milyonlarca mavi yakalıyı sistem dışına itti.
Bir noktadan sonra merkez ülkeler şunu fark etti: Bu düzen sadece başkalarını değil, beni de bağlıyor. Kopuş tam olarak burada başladı. Ticaret savaşları, tedarik zincirlerinin geri çağrılması ve “nearshoring” politikaları bu farkındalığın sonucudur. Küreselleşme, hegemonun işine yaramadığı anda terk edildi. Geriye ise hâlâ bu masala inandırılmaya çalışılan çevre ülkeler kaldı.
MAGA: Bir Slogan Değil, Bir Kopuş Protokolü
MAGA (Amerika'yı Tekrar Güçlü Kılmak) bir seçim sloganı değil; ABD'nin küreselleşmeyle yaptığı örtük sözleşmeyi tek taraflı fesheden bir jeopolitik işletim sistemidir. Liberal dünya düzeninin cenaze törenini yöneten soğukkanlı bir protokoldür. Ekonomik korumacılığı, stratejik özerkliği, uluslararası yükümlülüklerden kurtulmayı ve ulusal egemenliği esas alır.
Bu zihniyet şunu açıkça söyler: Serbest piyasa kutsal değildir; işimize geliyorsa vardır. Ticaret bir zenginleşme aracı değil, bir güç silahı (weaponization of trade) olarak kullanılır. NATO, WTO, BM gibi yapılar ABD'nin gücünü artırdığı sürece anlamlıdır; yük hâline geldiklerinde sorgulanır. Müttefiklik ilke değil transaksiyonel bir al-ver ilişkisidir. Demokrasi evrensel bir zorunluluk değildir; maliyet çıkarıyorsa askıya alınabilir. Dış politikada "Kim demokrat?" sorusunun yerini "Kim kontrol edilebilir?" sorusu alır.
2026 itibarıyla bu protokol ABD ile sınırlı kalmamış, “Önce ulus” diyen bütün popülist hareketlerin ortak yazılımı hâline gelmiştir. Bu, demokrasinin evrensellik iddiasının fiilen iflasıdır. Asıl ayrım müttefik–hasım değil; kontrol edilebilirliktir. Dün Irak, Suriye, bugün Venezuela, Ukrayna, İran… Doğal kaynağı bol, kurumsal yapısı zayıf ülkeler bu yüzden sürekli hedef hâline gelir. Demokrasi bu coğrafyalarda bir güçlendirme değil, bir yumuşatma aracıdır. Karar alma süreçleri parçalanır, liderlik zayıflatılır, devlet refleksi köreltilir. Ardından “istikrarsızlık” gerekçesiyle müdahale meşrulaştırılır. Bu oyunu hâlâ görmeyen kaldı mı?
Trump döneminde yoğunlaşan ticaret savaşları, sertleşen göç politikaları ve uluslararası anlaşmaların yeniden müzakereye açılması, bu protokolün sahadaki somut karşılığıdır. Çin'e karşı başlatılan ticaret savaşları, sınır/göç duvarları ve AB ile yapılan pazarlıklar, MAGA'nın küreselleşmeye verdiği açık cevaptır. İran'la süregelen gerilimin temel nedeni de budur; İran'ın rejimi ABD'nin ahlaki gündemi değildir. Asıl mesele, kontrol edilemeyen bir bölgesel gücün küresel dengeyi bozma ihtimalidir. MAGA, küreselleşmeyi ABD'nin göreli düşüşünün sebebi olarak, demokrasiyi ise içeride gerektiğinde esnetilecek bir prosedür olarak görür.
Demokrasi: Yönetim Biçimi mi, Mühendislik Aracı mı?
Sorulması gereken asıl soru şudur: Demokrasi gerçekten her ülke için mi vardır, yoksa bazı ülkelerde devlet refleksini zayıflatmanın bir aracı mıdır? Çevre ülkelere sunulan demokrasi çoğu zaman güçlü kurumlar üretmez. Aksine karar alma süreçlerini parçalar, liderliği kırılganlaştırır, devleti toplum karşısında savunmasız bırakır ve devleti dış müdahalelere açık hâle getirir. Latin Amerika'dan Orta Doğu'ya uzanan tablo bunu defalarca göstermiştir.
MAGA bu yaklaşımı tersine çevirir. Dışarıya demokrasi ihraç etmez; içeride ise kuralları gevşetir, gücü merkezileştirir. Hukuk esnetilir, kurumlar zayıflatılır, meşruiyet sonuç üzerinden üretilir.
Sınırsız Güç Arayışı ve Kaçınılmaz Son
Güç neden kendini sınırlamak istemez? Çünkü güç, kendisini sınırlayan her şeyi potansiyel bir tehdit olarak görür. Bugün kabul edilen her sınır, yarın başka bir aktörün eline geçebilir. Hukuk bağlar, demokrasi geciktirir, kurumlar frenler. Kriz anında ise fren bir erdem değil, lüks olarak algılanır. Bu nedenle güçlü olan, önce kuralları esnetir; yetmediğinde askıya alır, gerektiğinde tamamen yok sayar. MAGA'nın özü tam olarak budur.
Bugün dünya çok kutuplu bir dengeye doğru gitmiyor. Daha çıplak, daha sofistike ve daha acımasız bir tek kutuplu sertleşme evresine giriyor. Gürültü artıyor, aktör sayısı çoğalıyor, cepheler genişliyor; fakat merkez dağılmıyor. Dağılan şey, merkezî gücün kendisini bağlayan liberal maskelerdir.
Demokrasi ve küreselleşme artık evrensel ilkeler değil; güç projeksiyonunun şartlı araçlarıdır. İşe yaradığında savunulur ve kullanılır, maliyet ürettiğinde askıya alınır. Kurallar, bağlayıcı normlar olmaktan çıkıp esnek yönetim tekniklerine dönüşür. Dünya kurallarla değil, kuralları askıya alma kapasitesiyle yönetilmektedir. Bu nedenle asıl soru “demokrasi neden geriliyor?” değildir. Asıl soru şudur: Sertleşen tek kutuplu bir dünya düzeninde hangi devletler ayakta kalacaktır? Hangileri özne kalabilecek, hangileri nesneleşecektir?
Cevap rahatsız edicidir ama nettir: Demokrasi ve küreselleşme masallarıyla oyalananlar değil; devlet olma kapasitesini, kurumsal direncini ve stratejik aklını diri tutabilenler ayakta kalacaktır. MAGA bu yeni çağın adı değil; bu çağın ilanıdır. Bu eşik, hegemonların gücünü yeniden merkezileştirdiği tarihsel bir kırılmadır ve çevre ülkeler için açık bir uyarıdır. Tarih, jeopolitiği ahlâk sananlardan bedelini gecikmeden tahsil eder.
Dr. Murat Ergüven/TİMETÜRK