1873'te İstanbul Fatih'te doğan Mehmet Akif, 28 Aralık 1936'da Mısır Apartmanı'nda vefat etti. 63 yıllık bir ömrün tüm mücadele safhası Safahat'ta yer almaktadır. Ben burada kronolojik detaya girmeyeceğim elbet. Bunu her yerde bulmak mümkündür. Asım'ın Nesli diye tanımladığı nesiller için Akif'in neredeyse tüm hayatının detayları bilinmektedir. Çünkü O'nun şiirleriyle büyüdük. Okuma yazmayı sökmeden İstiklal Marşı hepimizin dilende coşkuyla terennüm edildi. İlkokulda İstiklal Marşı'nın tamamını ezberlemeyen sınıfı geçemezdi. En azından duyarlı bazı öğretmenler bunu zorunlu kılardı. Bu etki sebebiyle olacak ki, 1976 yılında göreve başladığımda ilk maaşımla Safahat'ı aldım. Kütüphanemin Kur'an ve hadisten sonra üçüncü kaynağı olmuştur Safahat.
Mehmet Akif, hakkında çok kitap yazılan şair, tefekkür ve mücadele adamıdır. Şiir ve edebiyattaki gücünü yazdığı tüm dergilerde ve eserlerinde davası için kullanmıştır. Mahir İz, Sezai Karakoç, M. Ertuğrul Düzdağ, D. Mehmet Doğan ve Ahmet Kabaklı gibi hakkında eser yazan yazarlarımız Mehmet Akif'i detaylıca anlatmıştır. Mahir İz Kendisinden Hafız'ın Divan'ını, Sadi'nin Bostan'ını okuduğunu anlatır Yılların İzi'inde. D. Mehmet Doğan Camideki Şair Mehmed Akif'te çok ince detaylara mahir üslubu ile değinir. “Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir…” mısraını alıp Bir “garibin ölümü” diyerek cenazesini bile kimseye duyurmayı istemeyen o zamanının vefasız zevatına gönderme yapar. Bu adam gibi adam Âkif, tek at arabasına konmuş ve Mısır Apartmanı'nından cenazesi gizlenerek getirilmişti. Tıbbiyeli bir öğrencinin naaş üzerindeki yazıyı görmesiyle işler değişmiş, tüm engellere rağmen üniversite gençliğine cenazenin Âkif'e ait olduğunu duyurmuştur. “Asım'ın Nesli'” şuuru taşıyan binlerce genç ellerinde bayraklarla Beyazıt Camii'ne koştuğunu, Edirnekapı Şehitliği'ne Babanzade Ahmet Naim'in yanına sırtlarında taşıdıklarını belirtir D. Mehmet Doğan.
Akif'i en sade ve anlamlı tespit ve teşhisleri ile anlatanların bana göre en iyilerinden birisi de Sezai Karakoç'tur. “Baba soyu Rumelili, Anne soyu Buharalı, doğuş yeri fatih. Yani tam bir Batı İslamlığının, Doğu İslamlığının ve Merkez İslamlığının sentezi bir çocuk. Çağ güç, çetin bir çağ, bir bitiş çağı. Anne çizgisi duyarlılığı, sağduyuyu kendini bir ülküye adanmışı şairliği getirecek; baba çizgisi ataklığı, savaşkanlığı, yılmaz ve her vuruşmada daha çelikleşen bir savaş adamını, gözü pekliği, korkmazlığı, ürkmezliği, dönmezliği, umutsuzluğa sürekli olarak düşülmemeyi getirecektir.”
Cennetmekan II. Abdulhamid'i tahttan indirdikten sonra ne yapacaklarını bilemeyen Tanzimatçılarla birlikte bir kaos ortamı oldu. Herkes kendi fikrini doktrin haline getirme peşindeyken sonra ortalıkta üç akım doğdu der Sezai Karakoç. Her şeyi Batıda arayan Batıcılar, Türk ırkının ve varlığının şuuruna varmayı temel kurtuluş sayan Türkçüler. Devletin ve Milletin kurtuluşunu İslam'a tam anlamıyla sarılmakta bulan İslamcılar. Akif üçüncü grubun içinde yer aldı.
Akif giderek Batılılaşan aydınlara seslenir, şiirler yazar, çeviriler yapar ancak bu çabalarına cevap bulamaz. Bu nedenle Sezai Karakoç şairin şu sözlerini bunalma işareti olarak zikreder:
“Bütün yokluk mu her yer? Bari “yok” der bir ses te yok mu?”
Âkif'in önceki Âkif sonraki Âkif yönü yoktur. Nasıl hayata başlamışsa öyle devam eden, hak ve hakikat bildiği doğruları eğmeden bükmeden söyleyen birisidir. “Hürriyet, adalet, müsavat” diye sokağa dökülen İttihatçıların yanında yer almış ve Ulu Hakan Abdulhamid Han'a İstbdat şiirini yazmıştır. En ağır eleştirileri yapmış ancak padişah devrildikten sonra başa geçenlerden umduğunu bulamayınca derhal onlardan kopmuştur. İç âleminde pişmanlık duymuş mudur bilemeyiz. Ancak sözlü olarak İstibdat şiirindeki eleştirilerinden Namık Kemal'in “Ne efsunkâr imişsin ey didar-ı hürriyet/ esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten” dediği gibi bir sözünü göremiyoruz. Necip Fazıl bu nedenle Âkif'i eleştirmiştir. Bence tüm bunları o dönemdeki şartalar içinde değerlendirmek gerekir. Ancak şunu söyleyeyim II.Abdulhamit Döneminin Hafiye teşkilatından bîzar olan Akif'in peşine Cumhuriyet döneminde Teşkilat-ı Mahsusa'nın (MİT) takılması ne garip bir durum değil mi!? Kod adı: İrtica-906 sayılı dosya ile de Cihan Harbi ve İstiklal Harbi'nin amacını değiştirenler tehlikeli görüyorlardı Akif'i. İstihbarat hakkında bilgi topluyor ve adım adım takip ediliyordu. “Bunalan Akif'i Mısır'a götüren sebep bu” der tanıyanlar.
Kısacası Mehmet Âkif ömrünü millete adamış, doğru bildiğini çekinmeden söylemiş bir kişiliktir. “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Diyebilen duruşa sahiptir. “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem./Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.” Diyebilen netlikte birisidir. “Allah'a dayandım!” diye sen çıkma yataktan/ Ma'na'yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nadan!” diye seslenir İslam'ı yanlış anlayan ve anlatanlara. “Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı” diyerek Kur'an'ı merkeze koyup yeniliklere açılmamızı söyler. Burada hem öğrencisi olmuş hem dostu olmuş Mahir İz “ herkesin kendi görüşüne göre Kur'an'dan ahkâm çıkarması lazım gelse din ortadan çoktan kalkardı.” Diyerek hocasının ilmi yönünü dikkate almayanların yanıldığını ifade eder. (Üstadım Mehmet Âkif, s.138) Zaten Safahat ayet, hadis ve medeniyetimizden verdiği örneklerle doludur.
Mehmet Âkif hakkında yazı yazmak hiç kolay değil. Böyle bir yazı yazmak haddim değildir. O'nu anlamak ve hakkında yazı yazmak için çok kaynak okumak ve Safahat'ı didik didik etmek gerekir. Ama hepsinden öte çöl ortasında, sanki savaşta meydana çıkmış bir mücahit gibi ruhen iştirak ederek yazdığı Çanakkale Şehitlerine şiirindeki cezbeyi yaşayarak yazmak gerekir.
Rahmetle yâd ediyoruz.
Yusuf SARIKAYA/ Timeturk