Ortadoğu'nun en eski hastalığı nedir diye sorsanız, çoğu kişi “dış müdahale” der. Kısmen doğrudur. Ama eksik. Asıl hastalık, içeride birbirimizi tanıyamayacak kadar parçalanmış olmamızdır.
Bugün İslam dünyasının en büyük açmazı; hakikatin, kimliklerin gölgesinde kaybolmasıdır.
Bir süredir Türkiye'de de giderek belirginleşen bir fay hattı var. Kimine göre “İrancı damar”, kimine göre “direniş romantizmi”, kimine göre ise sadece “anti-emperyalist refleks”… Adını nasıl koyarsanız koyun, mesele aslında İran değil. Mesele, düşüncenin bir merkeze bağlanarak donması.
Çünkü bu dilin ortak bir özelliği var:
Hata yaparken bile haklı olma iddiası.
Kaybederken zafer anlatısı yazma alışkanlığı.
Zayıfladıkça daha agresif bir söyleme sarılma refleksi.
Bu sadece bir ülkeye özgü değil. Bu, bir zihniyet biçimi.
Ve tehlikeli olan da tam burada başlıyor.
Hakikat Yerine Kimliklerin Gürültüsü
Bugün İslam coğrafyasında insanlar artık gerçeği tartışmıyor; pozisyonları savunuyor. Suriye'de konuştuğunuzda “şucu”, Irak'ta konuştuğunuzda “bucu”, Filistin'de konuştuğunuzda “öteki” ilan ediliyorsunuz.
Hakikat, kimliklerin gürültüsü altında boğuluyor.
Oysa hakikat, taraf tutmaz. Hakikat, sadece ortaya çıkar.
Ama biz ne yapıyoruz? Bir aktör Amerika ile masaya oturduğunda “stratejik akıl” diyoruz,
Aynı aktör sahada başka Müslüman gruplarla çatıştığında “direniş” diyoruz.
Kimse şu soruyu sormuyor:
Eğer bu gerçekten bir “direniş ekseni” ise, neden çatışmaların çoğu Müslüman topraklarında ve Müslümanlar arasında yaşanıyor?
Bu soruyu sormaktan kaçınan herkes, aslında hakikatten de kaçıyor.
Yankı Odaları ve Sessiz Tasfiye
Daha acısı şu: Bu tartışmalar artık dış politika meselesi olmaktan çıktı. İçeride bir aidiyet krizine dönüştü.
İnsanlar kendi ülkelerinde fikir beyan ederken, bir anda kendini başka bir ülkenin propaganda ikliminde buluyor. Yankı odaları büyüyor, sesler sertleşiyor, ama düşünce derinleşmiyor.
Ve bu iklimde en çok kaybedenler kim?
Yanlışa yanlış deme cesareti gösterenler.
Çünkü yeni düzen basit:
Ya tamamen bizdensin, ya tamamen düşman.
Ara tonlara, eleştiriye, sorgulamaya yer yok.
Direniş Söylemi mi, Çifte Standart mı?
Oysa İslam dünyasının bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, yeni bir “cephe” değil; yeni bir “akıl”dır.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Hiçbir ülke, hiçbir mezhep, hiçbir örgüt İslam dünyasının tamamını temsil etmez.
Ne İran, ne Türkiye, ne Suudi Arabistan, ne başka bir aktör…
Hiçbiri “hakikatin tek sahibi” değil.
Ve hiçbiri, diğer Müslüman toplumların kaderi üzerinde vesayet kurma hakkına sahip değil.
Bugün yapılması gereken şey, romantik sloganları bırakıp gerçeklerle yüzleşmektir.
Eğer bir yerde Müslüman kanı dökülüyorsa, failin kim olduğuna bakmaksızın karşı çıkabilmek…
Eğer bir aktör çifte standart uyguluyorsa, “bizden” diye susmamak…
Eğer bir söylem hakikati eğip büküyorsa, alkışlamak yerine sorgulamak…
İşte birlik dediğimiz şey tam da burada başlar.
Türkiye'nin Rolü ve Birleştirici Sorumluluk
Tam da bu noktada Türkiye'nin tarihsel ve siyasal sorumluluğu ayrı bir yerde duruyor. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde ortaya konan söylem ve pratikler, İslam dünyasında parçalanmayı değil, ortak bir zeminde buluşmayı hedefleyen bir çizgiye işaret ediyor.
Türkiye, son yıllarda sadece kendi çıkarlarını koruyan bir aktör değil; kriz bölgelerinde arabuluculuk yapabilen, farklı taraflarla konuşabilen ve en önemlisi aynı anda hem Batı'yla hem Doğu'yla temas kurabilen nadir ülkelerden biri haline geldi.
Ancak burada kritik bir sorun var:
Bu birleştirici rolü güçlendirmek yerine, onu gölgelemeye çalışan, kendi ideolojik pozisyonlarını “bölgesel gerçeklik” gibi pazarlayan yapılar da giderek görünür hale geliyor. Kimi zaman mezhepçi reflekslerle, kimi zaman romantize edilmiş “direniş” söylemleriyle Türkiye'nin dengeleyici rolüne alternatif üretmeye çalışan bu yaklaşımlar, aslında birliğe değil ayrışmaya hizmet ediyor.
Rol çalmak isteyen çok, sorumluluk almak isteyen az.
Oysa gerçek liderlik; krizleri derinleştirmek değil, azaltabilmektir.
Gerçek güç; çatışmayı büyütmek değil, denge kurabilmektir.
Türkiye'nin bölgesel barışa yaptığı katkı da tam olarak burada anlam kazanıyor:
Konuşabilen, temas kurabilen, denge üretebilen bir akıl.
Aynı Hakikatte Buluşabilmek
Birlik; aynı düşünmek değildir.
Birlik; aynı hakikatte buluşabilme cesaretidir.
Bugün İslam dünyası, belki de tarihinin en kritik eşiklerinden birinde.
Ama bu eşik, askeri ya da siyasi değil; zihinsel bir eşiktir.
Ya birbirimizi etiketlemeye devam edeceğiz
Ya da birbirimizi anlamaya başlayacağız.
Ya propaganda dillerine teslim olacağız
Ya da hakikatin dilini yeniden inşa edeceğiz.
Çünkü şunu artık görmek zorundayız:
Bizi bölen şey mezhepler değil,
Bizi bölen şey devletler değil,
Bizi bölen şey; gerçeği eğip bükmeyi alışkanlık haline getiren zihniyetlerdir.
Ve o zihniyet değişmeden, hiçbir coğrafyada gerçek bir birlik mümkün olmayacak.
Hakikatin Tarafında Durmak
Bu yüzden bugün çağrı basit ama zor:
Kendi mahallenizin yalanına da karşı çıkın.
Kendi tarafınızın hatasını da görün.
Ve en önemlisi, hakikati kim söylüyorsa onun yanında durun.
Çünkü bu coğrafya, artık slogan kaldırmıyor.
Bu coğrafya, artık hakikat istiyor.
Şakir Kurter/TİMETÜRK