Donald Trump'ın hukuksuzluğu bir gurur vesilesi gibi anlatması, yalnız Venezuela'nın değil, bütün dünyanın tehdit altında olduğunun açık ilanıdır. Güç dili böyledir; önce hukuku tartışılır hâle getirir, sonra da kendi varlığını hukukun yerine koyar.
Trump haftalardır aynı cümleyi tekrarlıyor: “Kimse bizi durduramaz.”
Bu cümle yalnızca bir liderin özgüveni değil, bir zihniyetin itirafıdır. Venezuela'nın petrolüne ve madenlerine ihtiyaç duyduklarını saklama gereği bile duymuyor. Önce “terör”, ardından “narkotik” söylemleri devreye sokuluyor; böylece müdahaleye uygun bir zemin hazırlanıyor. Yöntem tanıdık… Yeni olan yalnızca sahnenin adı.
Venezuela sıradan bir ülke değil; dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinin üzerinde duruyor. Trump'ın, “o petrole ihtiyacımız var” sözleri bütün diplomatik cümleleri gereksiz kılıyor. Bazen tek bir itiraf, kalın raporların, uzun zirvelerin anlattığından daha fazlasını anlatır.
Bu noktada hafızamızı yoklamakta fayda var.
Amerika Birleşik Devletleri'nin benzer gerekçelerle başlattığı savaşların bıraktığı enkaz hâlâ yerinde duruyor. 2003'te Irak'ın işgali yüz binlerce insanın hayatına mal oldu; 2001'de Afganistan'ın işgali ise on binlerce sivilin ve toplamda yüz binleri bulan insanın ölümüyle sonuçlandı. Bu rakamlar kuru istatistik değil; yıkılan evlerin, parçalanan ailelerin ve nesillere yayılan acının başka bir dildeki karşılığıdır. Hâlihazırda İsrail'in Filistin halkına reva gördüğü işgal ve katliamların arkasında da olup bitene göz yuman, hatta destek veren bir ABD gerçeği vardır.
ABD'nin bu tür kirli senaryoları Türkiye üzerinde de sahnelemeye kalktığını gördük. 15 Temmuz hain darbe girişimi bunun en açık ve en çıplak örneğidir. Ancak Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın sarsılmaz liderliği ve milletimizin destansı direnişi bu planı yerle bir etti. Türkiye, o gece sadece bir darbeyi değil; dış güçlerin ülkemizi diz çöktürme hesabını da ayaklar altına aldı.
Asıl ürkütücü olan ise Trump'ın hukuksuzluğu överek bir başarı hikâyesi gibi anlatmasıdır. Bu da meselenin yalnızca Venezuela ile sınırlı olmadığını, yarın başka ülkelerin de aynı senaryonun öznesi olabileceğini hatırlatıyor. Çünkü bir kez hukukun yerini güç alırsa, geriye tartışılacak çok az şey kalır.
Uluslararası hukuk bugün en ağır sınavlarından birini veriyor. Devlet egemenliği ve sınırların dokunulmazlığı kâğıt üzerinde güçlü görünse de pratikte büyük güçlerin elinde esneyebilen kavramlara dönüşüyor. Önce etiketler hazırlanıyor: “terörist lider”, “narko-devlet”, “insani müdahale”… Ardından önceden yazılmış senaryo sahneye koyuluyor.
Maduro'nun hedef alınması seçilmiş bir liderin akıbeti meselesinden ziyade, zayıf görülen ülkelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerine ABD'nin küstahça “burada benim sözüm geçer” diyebilmesidir.
Bu durum bize bugün Venezuela'nın kapısına dayanan ABD'nin yarın aynı muameleyi hangi ülkelere yapmayı planladığı sorusunu düşündürüyor.
Amerika aynı Amerika…
Söylem değişiyor, oyuncular değişiyor, gerekçeler değişiyor; fakat yöntem değişmiyor. Güçlü olan, zayıf olanı kendi çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirme hakkını kendinde görmeye devam ediyor.
Bugün insanlık önemli bir kavşağın eşiğinde duruyor:
Gücün hukukuna teslim olmak mı, yoksa hukukun gücünü savunmak mı?
Cevap yalnız Venezuela'nın değil, hepimizin geleceğini belirleyecek.
Nuray Canan Songür \ Timeturk