Geçtiğimiz günlerde TRT stüdyosunda “Ailem” yazısının altında çekilen o fotoğrafı gördüğümde içimde tarif etmesi zor bir duygu oluştu. Çünkü o karede Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin vardı. Onu sevenlerdenim. Samimiyetine, muhafazakâr duruşuna inananlardanım. Fotoğrafa baktığımda yüzünde bir rahatsızlık okuduğumu söylemek abartı olmaz. Bu bir suçlama değil; tam tersine, onu sevenlerin içinden geçen hissin ifadesi. Ama mesele zaten kişiler değil. Asıl mesele, o kareyi kurabilen zihniyet.
Aile yazısının altında kimlerin buluşturulduğu meselesi, basit bir organizasyon hatası olarak geçiştirilemez. Çünkü kültür, semboller üzerinden konuşur. Semboller ise zihniyetin aynasıdır.
Sezai Karakoç'un yıllar önce söylediği bir hakikat burada bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor:
Bir toplum kendi medeniyet ölçüsünü kaybettiğinde, başkalarının ölçüsüyle yaşamaya başlar. İşte asıl kırılma noktası burasıdır.
Karakoç'un ifadesiyle Müslüman, dünyayı Batı'nın gözlüğüyle seyretmez. Çünkü o gözlük, hakikati değil, gücü merkeze alır. Müslüman ise gücü değil, hakkı merkeze alır. Bu yüzden Müslümanca duruş bir tepki değildir; bir istikamet meselesidir.
Rasim Özdenören bu meseleyi çok daha yalın anlatır:
“Müslüman dünyaya dışarıdan bakmaz; Kur'an'ın içinden bakar.”
Bu cümle, aslında bütün tartışmanın özeti. Kur'an'ın içinden bakmak demek, popüler olanla doğru olanı karıştırmamaktır. Alkışın büyüsüne kapılmamaktır. Görünür olmayı değerli olmakla karıştırmamaktır.
Bugün yaşadığımız kırılma tam da burada başlıyor. Çünkü modern zamanlar Müslümanlara çok ince bir tuzak kuruyor: Sana kendin olmanı yasaklamıyor; ama kendin olarak görünmeni engelliyor. Seni dışlamıyor; ama seni dönüştürmeden de kabul etmiyor.
Sezai Karakoç'un “diriliş” dediği şey tam olarak bu yüzden bir kültür meselesidir. Diriliş, ekonomik bir kalkınma projesi değil; zihinsel bağımsızlık meselesidir. Karakoç'un şu tespiti bugün her zamankinden daha anlamlı:
“Kendi medeniyetini kuramayanlar, başkalarının medeniyetinde kiracı olur.”
İşte bu yüzden mesele bir fotoğraf değil. Mesele, kiracı olmayı normalleştiren zihniyettir.
Rasim Özdenören'in uyarısı burada yeniden hatırlanmalı:
“Müslümanın problemi modern dünyaya nasıl uyum sağlayacağı değil, modern dünyayı hangi ölçüyle değerlendireceğidir.”
Bu ölçü kaybolduğunda, çelişkiler normalleşir. Bir süre sonra kimse çelişkiyi fark etmez bile.
Kur'an bu konuda çok net bir ölçü koyar. Maide suresi 54. ayette müminler tarif edilir:
“Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar.”
Bu ayet, Müslümanca duruşun en kısa tariflerinden biridir. Çünkü bu duruş alkışa göre yön değiştirmez. Tepkiden korkmaz. Popülerliğin rüzgârına kapılmaz.
Nurettin Topçu'nun “Allah'ın nöbeti” dediği şey tam da budur. Nöbet, kalabalığın ortasında alkış almak değildir. Nöbet, bazen yalnız kalmayı göze almaktır.
Cemil Meriç'in “terazisi kırılan toplum” tespiti de bu noktada anlam kazanır. Terazisi kırılan toplum artık neyin ağır neyin hafif olduğunu ayırt edemez. İşte asıl tehlike budur: Ağırlık merkezini kaybetmek.
Bu yüzden tekrar söylemek gerekiyor: Yusuf Tekin'e bir söz yok. Onu sevenler, o karede rahatsızlık hissedenlerdir zaten. Çünkü onu o kareye koyan zihniyetle, onun temsil ettiği çizginin aynı olmadığını görüyoruz.
Asıl mesele şu soruda düğümleniyor:
Kendi sanatçısı, kendi yazarı, kendi düşünürü olan bir toplum neden hâlâ temsil krizini aşamıyor?
Sezai Karakoç'un yıllar önce söylediği o cümle, bugün hâlâ bir uyarı gibi duruyor:
“Medeniyet, bir ruhun tarih içindeki yürüyüşüdür.”
O yürüyüş devam ediyor. Ve bu yürüyüşte istikamet kaybolursa, yol kalmaz.
Bugün gençlerin en çok ihtiyacı olan şey bilgi değil; melâke. Yani Müslümanca düşünmenin refleks hâline gelmesi. Çünkü refleks hâline gelmeyen değerler, ilk rüzgârda savrulur.
Ve şunu unutmamak gerekiyor:
Kınayan kınayacak. Alkışlayan alkışlayacak. Ama istikamet alkışa göre belirlenmez.
Allah'ın nöbeti devam ediyor
Nuray Canan Songür/ TİMETÜRK