Dün 8 Mart'tı. Sokaklar sloganlarla çınladı, sosyal medya pembe filtrelerle kuşatıldı, ekranlardan süslü nutuklar taşındı. Ancak bu gürültülü kutlamaların ortasında kocaman bir boşluk var: Gerçeğin ta kendisi. Kadın; Anadolu'nun bir köyünde de, Gazze'nin tozlu enkazında da, Ukrayna'nın soğuk siperlerinde de, Suriye'de de aynı kaderi paylaşıyor. O; en çok acı çeken, en az konuşulan ve acısı en çabuk unutulan…
Cumhurbaşkanı'mızın geçtiğimiz günlerde vurguladığı şu cümle mühimdir: “Kadın, istismar edildiği yerde değil, değer gördüğü yerde güçlüdür.” Çok doğru. Peki bu istismar yalnızca fiziksel şiddetten mi ibaret? Hayır. Modern dünya, kadını “özgürlük” adı altında bir metaya dönüştürerek ruhunu ve anneliğini de istismar ediyor. Reklamların dayattığı “güçlü kadın” portresi; kusursuz makyajlı, yalnız ve tüketmeye programlı bir figür. Oysa gerçek güçlü kadın; Gazze'de beton yığınları arasında evladını arayan, Halep'te duaları zırh yapan, İstanbul'da gece vardiyasından dönüp çocuklarının üstünü örten kadındır.
Hitit'ten Roma'ya, Haçlı Seferleri'nden Moğol istilalarına ve modern savaşlara kadar zulmün ilk hedefi hep kadın olmuştur. Bu bir tesadüf değil, bir stratejidir. Çünkü kadın geleceği taşır; doğurur, büyütür ve öğretir. Onu kırarsanız nesli kırarsınız. Kapitalizmin ve Siyonizm'in çarkları arasında kadının metalaştırılması, aslında geleceğin kurutulması operasyonudur.
Oysa bizim medeniyet tasavvurumuzda kadın, bir reklam objesi değil, “Cennet ayaklarının altına serilen” bir makamdır. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine kime iyilik yapılması gerektiği sorulduğunda üç kez “annen” dedikten sonra “baban” buyurması (Buhari), sadece bir hürmet ifadesi değil, toplumsal bir düzenin manifestosudur. Kadın sadece şefkat kaynağı değil; yönetici, öğretmen ve savaşçıdır. Hz. Hatice dürüst bir ticaret kraliçesi, Hz. Aişe binlerce hadis aktaran bir ilim deryasıydı.
Dahası, tarih onların destansı kahramanlıklarına şahittir. Uhud Savaşı'nda kılıç kuşanıp omuz omuza çarpışarak Peygamberimizi canı pahasına savunan Nüseybe bint Kâ'b (Ümmü Umâre) gerçek bir cengaverdi. İslam'ın ilk şehidi bir kadındı; inancı uğruna canını feda eden, zalimlere boyun eğmeyen Sümeyye bint Habbat… Savaş meydanlarında yaralıları tedavi etmek için ilk seyyar hastaneyi kuran Rüfeyde el-Eslemiye, merhametin cesaretle buluştuğu noktaydı. Kadın, İslam'da hem evin hem ilmin hem de cephenin direğidir.
Ancak mesele sadece tarihsel bir anlatı da değildir. Bugünün dünyasında kadınların karşı karşıya kaldığı gerçekler, uluslararası raporlarda da açıkça görülmektedir. Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada her üç kadından biri hayatının bir döneminde fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalmaktadır. Birleşmiş Milletler'in çatışma bölgelerine ilişkin raporları, savaş ve zorunlu göç sebebiyle yerinden edilen insanların yaklaşık yüzde 70'inin kadın ve çocuklardan oluştuğunu göstermektedir. UNESCO verilerine göre 130 milyondan fazla kız çocuğu hâlâ eğitim hakkından mahrumdur. Dünya Bankası ise aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanların önemli bir kısmının kadınlardan oluştuğunu ortaya koymaktadır. Bu tablo bize şunu gösteriyor: Kadın meselesi yalnızca sembolik günlerde yapılan kutlamalarla çözülebilecek bir mesele değildir; güvenlikten eğitime, adaletten sosyal politikalara kadar kapsamlı ve samimi çözümler gerektiren küresel bir insanlık meselesidir.
Edebiyatımızın usta kalemi Rasim Özdenören ne güzel söyler: “Kadın, acıyı göğsünde taşır. Çünkü o, acıyı doğurur.” Sezai Karakoç ise bu zarafeti şöyle özetler: “Kadın, gökyüzünün yeryüzüne inmiş hali. Onu incitirsen, gök incinir.” Bugün savaşlarda ölen askerlerin istatistiği tutulur ama o askeri doğuran ananın, enkaz altında kalan çocuğun annesinin yüreğindeki yangın hiçbir haber bültenine konu olmaz. Çünkü haber güç satar; acı ise çoğu zaman sessiz bir hıçkırık olarak kalır.
Bugün feminizmin veya emperyalizmin çarpıtılmış haliyle bize “özgürlük” diye pazarlanan şey, çoğu zaman örtülü bir kölelikten başka bir şey değildir. Gerçek özgürlük; kadının evini ayakta tutarken, çocuğunu korumak için çırpınırken, fıtratıyla barışık olduğu bir dünyada yaşayabilmesidir. Meta haline getirilen kadın özgür değil, sistemin tüketim çarkları içinde sıkışmış bir nesnedir. Ve bu gerçek, pembe filtrelerle gizlenemez.
Sözün özü: Kadın, çoğu zaman görünmeyen bir mücadelenin kahramanıdır. Onun emeği, sabrı ve fedakârlığı çoğu zaman manşetlere taşınmaz; fakat toplumların ayakta kalmasını sağlayan görünmez bir omurga gibidir. Eğer bir toplum kadınını koruyamaz, onun onurunu ve güvenliğini sağlayamazsa, o toplumun adalet iddiası da eksik kalır.
Nuran Canan Songur/TİMETÜRK