Gözlerimizi her açtığımızda karşımıza çıkan o parlak ekranlar, o cazibeli imgeler, o bitmeyen doyumsuzluk döngüsünü bir düşünelim... Bunlar sadece eğlence mi, yoksa ruhumuzu yavaş yavaş kemiren bir zehir mi?
Modern dünyanın en sinsi tuzağı burada yatıyor. Siyonizm, salt bir siyasi hareket değil; kültürün damarlarına sızmış, medyayı, kadını, sporu ve özellikle bedenin teşhirini silah gibi kullanan bir hegemonya. Bu silahla insanlığı manevi bir esarete sürüklüyor.
“Siyonizmin hedefindeki toplumlar — buna içinde yaşadığımız toplum da dâhil — bir zamanlar izzet ve iffetle yürüdükleri yollardan uzaklaşarak, bugün hazların ve dürtülerin hüküm sürdüğü bir bataklığa doğru sürükleniyor.”
Yusuf Kaplan hocamızın yıllardır haykırdığı gibi, Hollywood bir eğlence fabrikası değil; algıları yeniden inşa eden, Batı'nın –ve onun arkasındaki Yahudi gücünün– küresel tahakküm aracıdır. “Amerika'sız Hollywood olmaz, Hollywood'suz Amerika olmaz” der Kaplan; çünkü o perdeler arkasında sadece film değil, bir medeniyet projesi dönüyor. Kadını metalaştıran sahneler, çıplaklığı sıradanlaştıran reklamlar, sporu bile cinsel çekicilikle kirleten görüntüler... Bunlar tesadüf değil.
Bu imgeler, toplumun bilinçaltında kalıcı izler bırakıyor; davranış kalıplarını, değer algısını ve aile yapısını aşındırıyor. İlahi sınırların ihlalini içeren içerikler yaygınlaştıkça duyusal eşik düşüyor; duyarsızlaşma ise kaçınılmaz biçimde ruhsal körelmeye evriliyor.
İmam Gazâlî Hazretleri, İhyâ-u Ulûmiddin'de ne güzel buyurur: “Göz, kalbe açılan bir kapıdır. O kapıdan giren her şey kalbi ya nurlandırır ya da karartır.” Harama bakan göz, kalbi zehirler. Bugün siyonist sermayenin hakim olduğu medya devleri, tam da bu kapıyı zorluyor. Kadın bedeni üzerinden kurulan bu teşhir düzeni, sadece ahlâkı değil, insanın ontolojisini de hedef alıyor. Sezai Karakoç üstadımız, “Ey Yahudi” şiirinde bu yangını haykırır:
“Nihayet Mescid-i Aksâ'yı da yaktın ey Yahudi
Asırlardır insanlığın ruhunu yaktığın gibi…”
Evet, ruhumuz yanıyor. Batı'nın masalıyla gelen bu modern putperestlik, Doğu'nun huzurunu bozdu. Hz. Ali radıyallâhu anh'ın o derin sözünü hatırlayalım: “Nefsini tanıyan Rabbini tanır.”
“Ne var ki bu algı ve haz mimarisi, insanı özgürleştirmiyor; aksine nefsin tahakkümüne teslim ederek aşkın olandan koparıyor. Hazların özgürlük olarak sunulduğu bu çağda, birey hayatını, tercihlerini yönettiğini zannederken gerçekte yönlendirilen bir özneye dönüşüyor.”
Jeffrey Epstein gibi skandallar, gücün ahlâktan kopunca ne tür karanlıklara yuvarlandığını gözler önüne seriyor.
İslâm ise bize sınırları baskı değil, rahmet olarak sunar. Nur Suresi'nde Rabbimiz buyurur: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar... Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar.” (Nur, 30-31) Bu emir, bir zincir değil, izzetimizin zırhıdır.
Nitekim ‘Bakış, İblis'in zehirli oklarından bir oktur' ikazı, kalbin korunmasının görme eyleminden önce başlayan bir irade meselesi olduğunu gösterir. İnsan, gözünü nereye yöneltiyorsa, iç dünyasını da fark edilmeden oraya teslim eder.
Modern çağın asıl savaşı toprakta değil, kalbimizdedir. Ruhumuzu, gözümüzü, değerlerimizi korumak en büyük cihattır. Kalp dirilmeden dünya düzelmez, buyurur İmam-ı Rabbânî.
Nasıl ki bedenimizin sağlığı için neyi tükettiğimize dikkat ediyorsak, idrak dünyamızın berraklığı neye maruz kaldığımızla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle modern hayatın dayattığı, değer dünyamızla taban tabana zıt içeriklere mesafe koymak; maneviyatımızı koruyan, iç dünyamızı besleyen bilinçli tercihler geliştirmek bir Müslüman olarak sadece bireysel değil, toplumsal sorumluluğumuzdur.
Nuray Canan Songür/TİMETÜRK