Osmanlı Devletinde ilk toprak kaybı Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) ile yaşandı. Bu toprak kaybı sadece bir toprak kaybı olarak kalmadı. Bu kayıp başka kayıpları da tetikledi. Askeri alanda gerçekleşen bu kayıp askeri, idari, mali sosyo-ekonomik alanlarda da kayıpları ve değişimleri hızlandırdı. Ancak, yapılan değişiklikler kızla artan ve çeşitlenen kayıpları telafi edemedi.
Bizden Bir Şey Olmaz!
Böyle olunca kayıplardan sosyal psikoloji de payını aldı. Kaybedenin psikolojisi gereği sonunda “bizden bir şey olmaz” noktasına geldik. Bizden bir şey olmadığına göre bizden olmayanların geliştirdiği modelleri transfer etmek gerekli hale geldi. Başkalarının geliştirdiği bir modeli veya ürünü transfer etmek bize ait bir sorunu çözemez. Transfer edilen o model veya ürün aslında o modeli veya ürünü geliştiren kültürün bir ürünüdür. Bu nedenle bu transfer işi kültürsüz yapılamaz.
En azından transfer ettiğiniz o model veya ürüne ait terimleri, yardımcı araçları ve rehberleri de olduğu gibi transfer etmek zorunda kalırsınız. Çünkü bu yeni model veya ürün size ait olmadığı için kullanılan terimler ve kavramların sizde karşılığı yoktur. Zorunlu olarak transfer işini bir bütün olarak yapmak zorundasınız. Bir başka ifade ile "Batı'nın ilmini, fennini alalım, ahlâkını almayalım" demek meseleyi çözmez.
Eğitim sistemimize esas olarak Esasicilik, İlerlemecilik, Daimicilik gibi eğitim felsefeleri ABD merkezli yaklaşımları benimsedik. Bu felsefelere uygun olarak geliştirilen eğitim programlarının bizde sonuç vermesini bekledik.
Olmadı… Neden?
Çünkü başkaları için biçilen gömlek bize uymadı. Kendi tarlamızda yetiştireceğimiz bitkilerin tohumlarının da yerli olması gerekirdi. Tohum başka tarlalarda yetişen bitkilerin tohumları olunca bizim tarlada istediğimiz ürünleri yetiştiremedik.
Son zamanlarda “yerli ve milli “sloganına uygun olarak Türkiye Yüzyılı Maarif Modelini geliştirdik ve hemen uygulamaya koyduk. Model dememin nedeni, kendisinin bir model olarak sunulmasından kaynaklanıyor. Maarif Modelinin eğitim programı geliştirme süreçlerinden nasıl geçtiği konusunda tam bir bilgi yok. En azından Maarif Modelinin felsefesi, nasıl bir insan yetiştirmeyi amaçladığı, bu amaçlara ulaşma konusunda hangi işlemlerden geçileceği, değerlendirme süreçlerinin nasıl işleyeceği belirsizliğini devam ettirmektedir.
Maarif Modelinin FETÖ boşluğunu doldurmak için aceleyle yazıldığı, geliştirme süreçlerini hızlıca geçtiği ve kısa sürede uygulamaya hazır bir program olarak takdim edildiğini düşünenlerdenim. Merkezi otorite tarafından hazırlanan bu programın öğretmen ayağı dikkate alınmamış gibi.
İrfanlı İnsan Kaynağı
Maarif modelini uygulayacak olan öğretmenlerin bu modele uygun biçimde yetişmiş olması gerekirken öğretmenler öncelik olarak ele alınmadı. Bir başka ifade ile Maarif Modelini hayata geçirecek olan irfan sahibi insan kaynağı ihmal edildi.
Tepeden inme ve talimata dayalı uygulamalar okul yöneticileri tarafından öğretmenlere tevdi edildi. Oysa Maarif Modelinin ruhuna uygun olarak yetişmiş olan bir öğretmenin uygulayacağı programı öncelikle kendisinin içselleştirmiş olması gerekirdi. Maarif modeline göre öğretim yapalım derken öğretmen yetiştirmenin öncelikle dikkate alınması gerekirdi.
Unutulmaması gereken şey şu ki değişim ve gelişim dış etkenlerle değil, içeriden, toplumun kendi iradesiyle gerçekleşmesi gerekir. Zaten bizim milletimizin kültürel geninde dayatmaya yer yoktur. İbn Rüşd (1126-1198), "yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar" derken gerçek dönüşümlerin içsel motivasyon ve güçle mümkün olduğunu vurgulamaktadır. Maarif Modelinin dayandığı “irfan” kavramı da bunu gerektirmektedir.
Nihayet, Maarif Modeli uygulanırken özellikle Ramazan etkinlikleri toplumda tartışmalara neden oldu. Bu da gösteriyor ki Maarif Modeli toplumda da yeterince karşılık bulmamış. Maarif Modelinin ne olduğu, topluma ne katacağı anlaşılır biçimde sunulmamış. Bu nedenle, Maarif Modeli altında gerçekleştirilen her uygulama politik alana taşınarak tartışmalara yol açmaktadır.
Pergelin İki Ayağı
Evrensel olan ile yerel olanın eğitim sistemine entegre edilmesi ve “Bir elinde bilgisayar, öbür elinde Kuranı Kerim” olarak özetlenebilecek Maarif Modeli, öncelikle 1973 tarihli 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu ile çelişmektedir. İşe öncelikle bu kanunu değiştirmekle başlanması daha uygun olurdu.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, öğrenciyi pasif alıcıdan aktif bilgi yapılandırıcısına dönüştüren, beceri ve değer odaklı, bütüncül Yapılandırmacı (Constructivism) yaklaşıma dayalıdır. Bir başka ifade ile bireyin kendisi kendi bilgisini kendine özgü yapılandırır. Bu yaklaşıma göre yapılacak değerlendirmelerin de bireye özgü olması gerekir. Hem Yapılandırmacı yaklaşım diyeceksiniz hem de merkezi sınavlar uygulayacaksınız. Yapılan merkezi sınavlar ile Maarif Modeli için belirlenen Yapılandırmacı yaklaşım bir başka çelişki olarak durmaktadır.
Olmuyor! Olmaz! Olmayacak!
1774 yılında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlayan her alanda kartopu gibi büyüyerek devam eden kayıplarımız bize yetmiyor herhalde. Kendimize gelip kendi zenginliğimizi, tarihimizi, kültürümüzü yok saymayı bırakamadık bir türlü. “Bizden bir şey olmaz” demeyi bırakmamız ne kadar önemli. "Batı'nın ilmini, fennini alalım, ahlâkını almayalım" demek meseleyi çözmüyor!
Bizim Modeller!
Bizim geliştirdiğimiz, uyguladığımız modellerden yararlanmayı düşünsek ne kaybederiz? 13. yüzyılda Anadolu'da Ahi Evran tarafından kurulan, esnaf ve zanaatkarları ahlaki, mesleki ve iktisadi yönden eğiten Ahilik Modelinden alacağımız hiçbir şey yok mu?
Osmanlı Devleti'nde devşirme sistemiyle seçilen üstün yetenekli çocukların, saray içinde eğitilerek bürokrat, yönetici ve sanatçı olarak yetiştirildiği, 16. yüzyılda kurumsallaşan bir Enderun Mektebi modelinde bize yararlı hiçbir şey yok mu?
1940-1954 yılları arasında uygulanan, uluslararası düzlemde bile tartışmalara neden olan Köy Enstitüsü modelini neden tümüyle “tukaka” yapıyoruz?
Ahilik Modeli
Bu bağlamda, Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Kürşad Zorlu'nun Ahiliği iş, ticaret ve kurumlar arası ilişkilere uyarlayarak Türk dünyasında büyük bir seferberlik başlatma çağrısını çok anlamlı ve değerli buluyorum.
Demek ki oluyor ve olacak! Bizde bizim ulusal ve uluslararası sorunlarımıza çözüm üretme potansiyeline sahip miras modellerimiz var. Bizim ulusal ve uluslararası hedeflerimize uygun ilkleler ve ilişkiler geliştirme ve uygulama potansiyeline sahip miras modellerimiz var.
Bizim sorunumuz kendimizde ne olduğunu yeterince bilmemek. 1774 yılında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile başlayan ve sürekli artarak devam eden kaybedenlerin ezik ve aşağılık kompleksine bağlı olarak bildiklerimizi de beğenmemek, burun kıvırmak.
Ne Yapmalı?
"Batı'nın ilmini, fennini alalım, ahlâkını almayalım" demenin meseleyi çözmediğini kabullenmek zorundayız. Millet olarak “derya içinde yüzüp deryayı bilmeyen balık” olmaktan çıkmamız gerekir.
Eğitim sistemimizin de öncelikli olarak ideoloji, parti, tarikat, cemaat, mezhep gibi politik sonuçları bünyesinde taşıyan yaklaşımlardan uzaklaşarak kendi kültürel mirasımız içinde var olan değerler, ilkeler ve modelleri öncelemesi lazım.
Transfer modeller ile olmuyor! Ahilik, Enderun, Köy Enstitüsü gibi modellerimiz, kurulacak Türk Eğitim Standartları Enstitüsü rehberliğinde köklü bir çözüm bulmadıkça eğitim sistemimiz ve sorunumuz sorunlar üretmeye devam eder.
Kürşad Zorlu Hamlesi
Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanı Kürşad Zorlu'nun Ahilik modelini öne çıkarması çok umut verici bir hamledir. Kürşad Zorlu dışında başka devlet yetkililerinden de umut verici hamleler bekliyorum!
Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK