Son zamanlarda Mersin'de at eti kavurma ve Antalya'da bir yurtta 10 erkek çocuğun cinsel tacize uğraması haberleri beni 1975 yılının yaz mevsimine götürdü. Ben de o zaman Süleymancıların Sarıaydın Ku'ran Kursunda bir hafta süren ve tepemden aşağı dökülen kaynar su ile sona eren bir Kuran Kursu hikâyemi anlatayım ki tarihe not düşülsün.
1974-1975 öğretim yılında ilk defa öğrenci alan Erdemli İmam Hatip lisesinde ilk sınıfını tamamlamışım ki yaz sıcağında hemen yaylaya gittim. İlk sınıfın ikinci dönemi tam olarak bitti mi hatırlamıyorum. Belki de dönem bitmeden biraz önce yaylaya çıktım.
Yayla, Ağanın Sekisi denilen, ardıçlarla ve çadırlarla bir yerleşim yeri haline gelmiş bir yerde idi. Ardıç ağaçlarının gölgesinde yatan davarı ve öğleyin sağımdan sonra oğlakların koşuşturmadan ortaya çıkan toz arasında annelerine doğru koşmaları hala zihnimde. Ama bu uzun sürmedi. Bir sabah henüz hava karanlıkken yola çıktık. Babam ve Gök Bekir'in Ahmet ve ben karanlıkta ilerliyorduk.
Ahmet, babamın halasının oğlu idi ve Sarıaydın denilen yayla köyünde Kuran Kursunda okumuştu. Eğitimi tamamlayalı birkaç sene olmuştu ama yolu biliyordu ve orada tanıdığı hocalar da vardı. Yolun uzun olacağını yanımıza aldığımız eşeğin heybesinde bulunan yükün çokluğundan tahmin etmiştim. Heybenin üzerinde de yatak yorgan vardı.
Evdilek yaylasına vardığımızda güneş biraz yükselmişti. Evdilek deresi boyunca batı yönünde ilerliyorduk. Dere kenarında küçük avlular vardı ve fasulye veya patates gibi sebzeler ekiliydi. Yol uzadıkça uzuyordu.
Nihayet öğle vaktinde yolumuz bir yamaçtan aşağı doğru döndü. Derin bir vadi görünüyordu. Vadinin içinde ve yamaçlarında evler vardı. Burasının Sarıaydın köyü olduğu kesindi.
Köyün içinde biraz ilerledikten sonra dere kenarında bir noktada durduk. Burası da Sarıaydın Kuran Kursu idi. Önünden bir dere akıyordu. Yüksek çınar ağaçları vardı. Baktığımda sadece gökyüzünü görebiliyordum. Kuran Kursunun önünde çocuklar vardı. Hemen karşısında da cami vardı. Cami ile Kuran Kursu arasında gelip giden çocuklar vardı. Çoğunun başında takke vardı ve pantolon giyiyorlardı. Yaş olarak benden daha büyük olduğunu tahmin ettiğim çocuklar da vardı.
Babam ve Ahmet yetkililerle konuşmak için Kuran Kursuna girdiler. Bir süre sonra kısa boylu, zayıf birisi ile dışarı çıktılar. Anlaşılan yetkili hoca, bu çelimsiz hoca idi. İlk bakışta oynak gözleri ve anlam veremediğim hareketlerinden bir olumsuzluk olduğunu sezmiştim. Ali Hoca, benim İmam Hatip okulunda öğrenci olduğumu duymuştu ve beni kabul edemeyeceklerini söylemişti.
Olumsuz haberi alınca Kuran Kursunun hemen karşısındaki caminin arkasında bir eve gittik. Bu evde yaşlıca bir adam vardı. Babam, kendisini tanıtarak dedemden selam getirdiğini söyledi. Dahası cebinden bir de mektup çıkardı. Bu yaşlı adam, meslek olarak kuyuculuk yaparmış ve bir zamanlar dedem için de kuyular kazmıştı.
Yaşlı adam, bu sıcak selam ve mektubu memnuniyetle karşıladı. Hemen beraberce Kuran Kursuna geri gittik. Yaşlı adam, Ali Hoca ile ısrarlı biçimde konuştu ve Kuran Kursuna kabul edildim.
Ancak, Ali Hoca hala reddetmenin bir yolunu bulmaya çalışıyordu. Nihayet, kursta yatacak yer olmadığını söyledi. Yaşlı adam, buna da çare buldu. Kendi evinde yatıp kalkacaktım ama Kuran Kursunda eğitim alacaktım, yemekleri kursta yiyecektim. Problem çözülmüştü.
Hep beraber ikindi namazını camide kıldık ve namazdan sonra babam ve Ahmet, Kuran Kursundan ayrıldılar. Onlar ayrıldıktan sonra neler hissettiğimi hatırlamıyorum ama kendimi çok garip hissettiğim kesindi.
Kur'an Kursundaki ikinci günümde Ali Hoca bana bir çocuk getirdi ve “bu çocuğa hemen Elif Bayı öğreteceksin” dedi. Kendim Elif Bayı biliyordum herhalde ama oraya kendim Kuran öğrenmeye götürülmüştüm. Bu durum beni sinirlendirdi.
Akşama doğru iki tane kitap almam gerektiği söylendi. Cebimdeki paranın büyük kısmını verdim ve tümüyle Arapça olan iki kitap aldım. Bu kitapların Emsile ve Bina kitapları olduğunu ertesi gün öğrendim.
Ali Hoca, pek görünmüyordu oralarda. Ancak, Kuran Kursunda okuyan öğrencilerinden bazıları beni bakışları ile rahatsız ediyorlardı. Hatta bazıları çeşitli sözler söylüyorlardı fakat ben anlamıyordum. O sözlerden birisi “hatab” kelimesi idi. Bu kelimenin Arapçada “odun” anlamına geldiğini sonra öğrendim.
Kuran Kursunda geçen beşinci günümdü. Günlerden Cuma idi. Kuran Kursunun altında yemekhane ve fırın vardı. Cuma namazı yaklaşmıştı ve yemekhanenin hemen önünde abdest aldım.
Yemekhanenin önünden geçerek camiye geçecektim ki tam yemekhanenin önünden geçerken yüzümden aşağı doğru bir sıcak su geldiğini hissettim.
İlk anda suyun sıcaklığımı pek hissetmedim. Ama sıcaklık hızlıca kayboluyor, kafamdan omuzlarıma olan kısımda acılar hissediyordum. Biraz sonra hissettiğim acı dayanılmaz hale geldi ve yüzüme elimi dokundurduğumda kabarcıklar olduğunu hissettim. Kaynamakta olan suyun etkisi ile yüzümden başlayarak omuzlardan aşağıya doğru kabarcıklar oluşmaya başladı. Su dökülen her yerde acı artmaya başladı. Acıdan yerimde duramaz hale geldim.
Orada bulunan bir öğrenciden yardım istedim. Kendisine bir miktar para verdim ve köyde bulunan bakkala gidip bir krem bulmasını istedim. Biraz sonra çocuk kremle geldi. Ne tür bir krem olduğunu bilmiyorum ama yanık kremi olduğunu söylemiş bakkal. Yüzüme kremi sürdüm ama yanık kısmın sadece yüzümden ibaret olmadığını gördüm.
Kafamda, yüzümde ve boynumda da yanık vardı. Sıcak su kafamdan aşağı doğru erişebildiği her yeri yakmıştı.
O zamanlar, bu işin Ali Hocanın marifeti olduğunu, bu iş için mutfakta bulaşık yıkayan öğrencileri kullandığını hiç düşünememiştim.
Omuzlarıma kadar olan kısımda hissettiğim acı nedeniyle ne yapacağımı bilemiyordum. Nihayet ani bir karar verdim ve hiç kimseye bir şey söylemeden eve dönmek için gizlice yola çıktım.
Yolda ilerledikçe yanık acılarım da çoğalıyordu. Hissettiğim acı da beni hızlı yürümeye sevk ediyordu. Öyle ki gelirken Evdilek yaylasına güneşin birazcık yükselmiş olduğu bir zamanda gelmiş, oradan Kuran kursuna olan yolu ancak öğleden sonra bir vakide kadar kat edebilmiştik. Bu defa, dönüş yolculuğu çok daha hızlı oldu.
Evdilek yaylasına ulaştığımda henüz güneş batmamıştı ve yaylada bulunan tek bakkal açıktı. Çok acıkmıştım. İyi ki bakkalda ekmek vardı. Bir ekmek aldım. Ekmek birkaç günlük vardı ve iyice gevremişti. Ama yine de acı içerisinde hissettiğim açlığımı giderdi. Ağanın Sekisi'nde bulunan çadır evimize vardığımda akşam karanlığı yeni çökmüştü.
Başımdan geçenleri babama anlatma fırsatı olmadı. Sahilde harman zamanıydı ve yayladan sahile ulaşmak zordu.
Ancak, bu durum bir şekilde kendisine iletilmiş ki köyden Erdemli'ye gitmiş. Erdemli'den Silifke'ye gitmiş. Oradan da Sarıaydın köyüne gitmiş ve orada kalan yatağımı getirmiş. Paramla aldığım Emsile ve Bina kitaplarımı vermemişler.
Babam bu duruma çok kızmış. Kendisi de bir zamanlar Mezitli'de Kuran Kursunda okumuş. Aslında bu tür Kuran Kurslarına hiç yabancı değilmiş.
Hatta okumuş olduğu Kuran Kurslarından hocalar minibüslerle gelirler, yaylada bulunan Yörüklerden zekât toplarlarmış. Hocaların yorulmasını istemeyen babam, zekât toplama işini çoğu zaman kendisi yaparmış.
Bu olaydan sonra bu tür yardımlaşma hiç olmadı. Bu olaydan sonra babamın hocalarının bizim yaylaya gediklerini de hiç hatırlamıyorum.
Daha sonra hepimiz beraber öğrendik ki hem babamın hocaları hem de Sarıaydın köyündeki Kuran Kursu hocası Süleymancı adı verilen bir cemaate aitmiş. Bu cemaat ise devlet tarafından kurulan İmam Hatip okullarının devleti temsil ettiğini, burada verilen eğitimin yanlış olduğunu düşünüyorlarmış. Bu nedenle İmam Hatip ismini kullanmaz, onu yerine İmam Hatap derlermiş.
Bu durumu öğrenince Kuran Kursunda bana laf atan öğrencilerin söyledikleri Hatap kelimesini niçin kullandıklarını anladım. Dahası tepemden omuzlarıma kadar yanmama neden olan kaynamış suyu dökülmesi olayının nedenini ve bu olayda Ali Hocanın rolünü, ve bu zulmü niçin yaptığını da anladım.
Bu kadar dar kafalı bir hocanın geniş bir vizyonu gerektiren Kuran öğretimi işi yapmasını hiç anlamadım zaten. Banyoya girdiğimde ve aynaya baktığımda omuzlarımdan yukarı olan vücut rengimin aşağı kısımdan daha kara olduğunu görüyorum. Bu durum bana hep Ali Hoca'yı hatırlatıyor ve her defasında kendine beddua ediyorum.
İlkokulda tüm öğrencilerin bulunduğu bir sınıfta dayak atarak zulmeden Ahmet Hoca ile kaynar su ile vücudumu yakan Süleymancı Ali Hoca'yı hiç unutmadım. Her hatırlamam beddualarla birlikte gelmeye devam ediyor.
Demek ki paralel eğitim, paralel Kur'an Kursu, paralel yapılar hep varmış!
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK