Gençlik yıllarında materyalizm, komünizm ve sosyalizm tehlikesine karşı çıkmaya davet edildiğimizde bu ideolojilerin dine karşı oldukları, dindar insanlara düşman oldukları söylenmişti. O zamanlar dindarlığı manevi değerler olarak görüyorduk. Vatan, millet, din, iman hepsi maneviyat altında geçiyordu. Sonra maneviyatçılığa milliyetçiliği de eklediler ve biz milliyetçi, maneviyatçı, kutsal değerlere önem veren, maddeciliğe, komünizme, sosyalizme karşı gençler olduk.
Maneviyatçı idik, milliyetçi idik ve dolayısı ile dindar idik. Dinin esasını teşkil eden iman ve inanç esasları maneviyat kavramı etrafında açıklandı. Böylece dini, maneviyatı temsil eden bir kurum olarak algıladık ve kendimizi dindar olarak gördük. Aslında materyalizm, komünizm ve sosyalizm gibi ideolojilerin tam olarak ne olduğunu da bilmiyorduk ama bize bunlara karşı olmamız gerektiği, milliyetçi ve dindar insanların böyle yapması gerektiği söylenmişti.
Dindar idik, maneviyatçı idik, milliyetçi idik. Bu nedenle tam karşıt ideolojilere, özellikle materyalizme karşı idik.
*****
Yıllar önce uluslararası bir konferansta bir bildiri dikkatimi çekti. Bir grup akademisyen bir dindarlık ölçeği geliştirmişti ve kendi şehirlerindeki Ortodoks insanların dindarlık derecelerini ölçmüşlerdi. Yani dindarlığı ölçülebilir hale getirmişlerdi. Göstergeler vardı. Ne kadar sıklıkla kiliseye gittin, günde kaç defa dua edersin, istavroz çıkarma sıklığı, kiliseye veya hayır kurumlarına yardım gibi göstergeler vardı. Bu tür sorulara verilen cevaplara bağlı olarak hangi semtlerin ne kadar dindar olduğu da belirlenmişti.
Bizim gençlik yıllarındaki dindarlık da bu türdendi. Cuma namazına gitme, Sağ el ile yemek yeme, Bayram namazına katılma, mezarlıktan geçerken dua okuma gibi göstergeler bizde de yüksek idi. Göstergelere bakılırsa yüksek düzeyde dindar idik. Dindar idik ama yönetimde biz yoktuk. Olsun yine de dindar idik.
*****
Sonra yıllar geçti. Bizim dindar nesil yönetilen olmaktan yöneten olmaya geçiş yaptı. Artık yeni paradigmalar, yeni dindarlık göstergeleri yürürlüğe girmeye başladı. Artık dindarlar, milliyetçiler, muhafazakârlar özne durumuna geldi.
Bu geçiş aynı zamanda güç ve zenginlik de getirdi. Güçlenen ve zenginleşen dindar kesim, maddiyat merkezli olmaya başladı. Öyle ya hem dindar hem de maddeci olunmazdı. Kurumsal olarak dindarlık bu ikisini dengede götürecek bir ölçü getirememişti.
Bu ölçüyü getirecek olan iman idi. Ancak dindar insan kurumsal olarak bir dine bağlı olmasına rağmen iman denilen o derinliğin ve ölçülülüğün farkına varamazdı. Böylece dindar zenginler, dindar müteahhitler, dindar uyuşturucu kaçakçıları, dindar sarhoşlar, dindar hırsızlar, dindar soyguncu ve bozguncular türedi.
*****
Yanlış anlaşılmasın! Dindarlık sadece İslam dindarlığı olarak algılanmasın. Her dinin dindarları var. Çünkü din kurumsal bir yapıdır. Bu bağlamda ideolojileri de kurumsal yapısı bakımından bir din gibi tanımlamak mümkündür. Netice de ideolojinin de kitabı var, lideri var, ritüelleri var, uygulamaları var vs.
Din felsefesi alanında tartışırken bazıları tarihsel olarak bazı dinlerin ideolojilerden dine dönüştüğünü söylerler ve Konfüçyüsçülük ve Taoizm'i örnek verirler. Buna belki Marksizm, Komünizm gibi bazı ideolojileri de ekleyebiliriz. Öyle ise kurumsal olarak din işlevi gören ideolojiler yok değil diyebiliriz.
Bazı dinlerin veya din içinde yapılanmış bir mezhep veya tarikatın da ideolojiye dönüştüğü bir gerçektir. Kurumsal olarak Yahudilik veya Musevilik bir din iken Siyonizm'i nereye koymamız gerekir? Kendi ideolojik temeli olan ama kurumsal yapılanma olarak din sayılabilecek bir örnek olabilir. Dinler içindeki bazı mezhepler veya tarikatların da bu tartışma içinde yer alması ayrıca incelenmeye değer.
*****
Şahsen kurumsal olarak bir dine tabi olmanın o dinin özünü, inanç esasını veya imanı temsil etmek anlamına geldiğini düşünmüyorum. Dindarlık ölçülebilen, görünen, göstergeleri olan bir alan iken iman asla ölçülemeyen, asla görülemeyen, derin, özgün, içtenlikli ve samimi olmayı gerektiren ve içeren bir kavramdır.
Bizim tarihi sürecimizde maneviyatı iman derinliği olarak almamız gerektiğini düşünüyorum. Biz de taşın, ağacın, hayvanın, insanın maneviyatı olduğu gibi bir ailenin barındığı evin, oturulan mekânın, yemek yenen mutfağın, çarşının, pazarın da bir maneviyatı var. Bu maneviyat beş duyu ile tespit edilemez fakat ancak imanlı olanlar bu maneviyatı capcanlı hissederler.
*****
Son zamanlarda şehirlerimizde, köylerimizde, mahallelerimizde maneviyat arayışı kalmadı. Sadece Ramazan ayında yardım dağıtmak için dolaşmak değil maneviyat dediğimiz. Koklanan hava, gördüğünüz sokak, karşılaştığınız ve selamlaştığınız insanlar, yanınıza yaklaşan bir kedi, saksıdaki çiçek…
Mekânlar da maneviyattan uzaklaştı. Şehirler artık Mescit veya cami merkezli olmaktan çıktı, alışveriş merkezli kurulmaya başladı. İnsan merkezlilik yerini çıkar merkezliliğe bıraktı. İnsan ilişkileri insani olmaktan çıkıp madde merkezli oldu.
*****
Artık maneviyat üç aylara ve özellikle de Ramazan ayına hapsedildi. Oysa zaman dediğimiz şeyin kendisi maneviyattır, selamdır, imandır, inançtır.
Boşuna mı diyoruz “Allâhümme ente's-selâm ve minke's-selâm tebârekte yâ ze'l-celâli ve'l-ikrâm”?
“Allah'ım selâm sensin. Selâmet ve esenlik sendendir. Ey azamet ve kerem sahibi Allah'ım, sen hayır ve bereketi çok olansın.”
*****
Dindar bir nesil yerine imanlı bir nesil yetiştirmek insanlığa, hayat ve geleceğimize katkı sağlar. Gösterilen, göstergeleri olan değil derin, insanlar tarafından ölçülemez, samimi, içli, ferasetli, “ak sütün içindeki ak kılı” fark edebilen bir gençlik!
Yine NFK'nin ifadesi ile "zaman bendedir ve mekân bana emanettir! " şuurunda bir gençlik…
“Allah'ım selâm sensin” diyen ve ona göre yaşayan bir gençlik! “Allah'ım! Selâmet ve esenlik sendendir” diyen bir toplum!
Prof. Dr. Mehmet Şahin/ TİMETÜRK