Son 35 yıldır çeşitli konularda yazılar yazıyor, tezler öne sürüyor, gündem içi ya da dışındaki gelişmelerden dilimiz döndüğü – kalemimiz yazdığı ölçüde sizleri haberdar etmeye çalışıyoruz. Bunun için de 35 yılın; 25 yılını gazete ve dergilerde yazarak, son 10 yılında da internet haber siteleri ya da değişik portallarda yazdıklarımızı sizlerle paylaşıyoruz. “Mücadele ruhu” muzdan bir şeyler kaybetmediğimiz sürece bunu son nefesimize kadar yapmaya çalışacağız.
Yazılı – görsel – işitsel medyadan sonra karşımıza adına “yeni nesil medya” dedikleri daha ağırlıklı olarak internet üzerinden yapılan yayıncılığın anlaşıldığı yeni bir medya türü çıktı ve örümcek ağı gibi hayatımızın tüm evresini çepeçevre sardı. Eskiden öyle miydi;
Yayın tarihinin üzerinden bir hafta hatta bir ay geçse bile “okunmayan gazete – dergi; yenidir, günceldir!” gözüyle bakar, onlara kıyamaz ve elden ele dolaştırıp defalarca okur, kimi resmine, kimi manşetine bakar ve kimileri de takip ettiği köşe yazarlarının yazılarını okuyup okuyup dururduk. Bazılarımız sevdiği fotoğrafları ve bazılarımız da köşe yazılarını “küpür” şeklinde keser kendisine göre bir arşiv oluştururdu. Bu duruma; ister nostaljik bir özlem ve isterseniz eski kafalılık deyin ama ben hâlâ o günleri özlüyor, gazete – dergi ve kitapları okurken aldığımı o hazzı / zevki telefon veya bilgisayar ekranından okurken alamıyorum.
Mürekkep kokusunu ciğerlerimize kadar çekemediğimiz – kalem tutmanın zevkini tadamadığımız sürece ne okuduklarımız ve ne de yazdıklarımızdan bir şey anlamıyoruz. Bu yüzdendir ki; bilgiye hızlı erişildiği ve “bir tık” la dünyanın kütüphanesi – internet arama portallarını içerisinde bulunduran uçsuz bucaksız bir okyanusun içerisine girildiği için okuduğunuz hiçbir şeyin değeri anlaşılmıyor ve çabuk bir şekilde de unutuyorsunuz. Alın teri dökmeden harcanılan emeklerin karşılığı ya unutkanlık ya da çöplüktür. Böylelikle “Emeksiz yemek olmaz!” diyen atalarımızın bir kez daha haklı olduğu durumu yaşamış olursunuz.
İletişim, bilişim, teknolojik alanlarda her geçen gün baş döndürücü bir hızla her şey artısına eksisine bakılmada – herhangi bir elek süzgecinden geçirtilmeden bir tık” la önümüze seriliyor. Bu durumdan en büyük payı da “medya” aldı. “Klasik” dediğimiz ve nostaljik olarak özlem duyduğumuz o “bilindik medya” dan sonra da önce “sosyal medya” olarak anılan ve daha sonra “bağımlılık” yarattığı için antisosyal olup “sanal medya” ya dönüşen internet portalları – paylaşım siteleri – arama motorları – ve sanal medya kullanıcı hesapları yüzünden yazılı – işitsel – görsel medyanın bir değeri kalmadı, internet tabanlı haber siteleri gözde olmaya başladı. Ne olursa olsun, günü geldiğine o “klasik” olan medyaya geri dönülecektir.
Hani Erzurumluya sormuşlar;
- Küresel ısınma konusunda ne düşünüyorsun?
Erzurumlu da cevap vermiş;
- Sobada yaktığımız tezeğin yerini bir şey tutmir, diye cevap vermiş.
Bizler de bu gözle bakarak her ne kadar “internet haberciliği” – “yeni nesil medya” gözde olsa da az sayıda (tiraj düşük) olsa bile halen daha gazete – dergi ve kitap okunuyor, TV kanalları izlenebiliyor ve kendilerine göre de seyirci toplayabiliyorlar. Şimdi sıkı durun zurnanın zırt dediği bir noktaya daha parmak istiyorum;
Renkli TV'lerin hayatımıza girdiği 1980'li yıllardan 2000 yılına kadar geçen 20 yıllık süreç içerisinde; televizyonculuğun, basın – yayın mensubu olmanın (namı – ı diğer gazeteciliğin), televizyon karşısında geçirilen zamanın, izlenilen dizi film – sinema – haber ve programların bugüne kıyasla daha çok değeri, ahlâkı ve edebi vardı. Bugünkü programları görünce, o günkü programları gündüz ışığında mumla arar olduk. Bugünün iyisi, eskinin kötüsünden daha “kötü” oldu!...
2000'li yıllardan bugüne kadar gelinen 20 yıllık süreç içerisinde de gördüğümüz kadarıyla bazı haber ağırlıklı kanallar ile bunların dışında kalan diğer TV kanalları kendileriyle yarışır hâle geldi. Bu yarış; kalite anlamında değil daha çok yandaş – yalaka – yağdanlık – fondaş – borazanlık alanlarında oldu ve anlamsız bir hâl aldı. Bir “iktidar yanlısı” kanallara, bir “muhalefet yanlısı” kanallara ve bir de ne iktidar ve ne de muhalefet yanlısı olmayıp kendine göre bir “orta yol” belirleyen kanallara bakıyorsunuz. İktidar yanlısı yayın yapan kanallara bakınca zannedersiniz ki “TOKİ, Mars'ta site inşa ediyor, Topkapı minibüs hattı gibi her gün uzaya dolmuş seferleri düzenleniyor!”, muhalefet yanlısı yayın yapan kanallara baktığınız zaman “siteler yıkılmış, her yer viraneye – gecekondulara dönmüş, Türkiye batıyor!” zannedersiniz, ortadan gidenlere baktığımız zaman ise “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, gerisi beni ilgilendirmez!” tavrı mevcut. Bunların üçü de yanlış, medyanın görevi bu değildir, olmamalıdır!...
1990'lı yıllarda “medyanın gücü” tartışılmazdan öteydi ancak bugün medyanın gücü yok tam tersine “gücün medyası” var ve bu da insanların – izleyicilerin doğru haber alması/ tarafsız yorum yapabilmeleri gibi tamamen medya konusu dahilinde kalması gerekenler hep göz ardı edilmiş, herkes sabah akşam birbirine yağ yakmanın – reklam toplamanın – farklı vasıtalarla tahsilat yapmanın derdine düşmüş, “tarafsız” olması gereken medya hem tarafsızlığını yitirmiş ve hem de “inandırıcı” olma özelliğini kaybetmiştir. Böylelikle herkes kendi kafası ve cep şişkinliğine göre bir “cephe” açmıştır.
Çuvaldızını başkasına batırıp iğneyi kendinize ayırmanız sorunlara “çözüm” bulmaz. Radikal bir şekilde “uygulayıcı kararlar” almak, halkı doğru bilinçlendirmek, inanç – ahlâk - edep – gelenek – görenek – örf – âdet – millî /manevî değerler konusunda programlar ve uluslararası arenada ödüller alabileceğimiz film – dizi – sinema yapmak / kültürümüzü tanıtmak “olmazsa olmazlar” arasında yer almalıdır. Aksi takdirde kendinizi sabah akşam kör dövüşünün olduğu bir ringde hisseder durursunuz!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK