Dolar

44,4744

Euro

50,9943

Altın

6.447,92

Bist

12.626,35

Göçmenlik ve kripto hainler

1 Saat Önce Güncellendi

2026-03-31 00:59:55

Günay Ertan Akgün

Yaratılmışların en hayırlısı ve en şereflisi olan “insanoğlu” nu bitki ve hayvanlardan ayıran özellikler; akıl, zekâ, düşünme – konuşma gibi alternatifleri olmayan ilahi varlıklardır. Yoksa “doğum” (varoluş) ve “ölüm” (yokoluş) gibi Yaratan'ın varlığını ispatlayan sonuçlar bitki ve hayvanlarda da olan özelliklerdir.

Âşık Veysel'in “iki kapılı bir han” dediği “dünya” üzerinde “doğum” ve “ölüm” arasında büyük bir mücadele veren “insanoğlu” nun, yaşadığı her şey; “kader” dir ve diğer canlı türlerinde de olduğu gibi o da bundan kaçamaz. Yaşamak ve ölmek kaderse o zaman bu ikisi arasında geçen ve adına “ömür” ya da “hayat” denilen süreçte insanı ne gibi maceralar bekliyor?!...

İbn i Haldun'un “coğrafya, kaderdir!” demesi gibi insanın da doğması – ölmesi ve yaşayacağı yeri kısmen de olsa kendinin seçememesi “kader” dir. Doğup belli bir yaşa geldikten sonra farklı nedenlerden dolayı yaşadığınız yeri beğenmemeniz, iş imkânlarının ya hiç ya da yetersiz olması, savaş, salgın hastalıklar, asimilasyon – katliam gibi illegal ve gayri insanî durumlar, huzur kaçıran kavgalar ve kan davası gibi şahsî meseleler ve bunlar gibi durumlardan ötürü insanoğlu yaşadığı yeri ya isteyerek terk eder ya da göç etmek zorunda kalır.

Yaşadıkları yerlerden kendi vatanı içerisinde farklı yerlere taşınma her ne kadar “iç göç” olarak görünse de aslında “göç” denilince akla genellikle “farklı ülkelere yapılan yer değiştirmeler” gelmektedir. Bu şekilde yapılan göçler ya tamamen ikametle sonuçlanmakta ya da yılda birkaç kez izne gelip “gurbetçi” statüsüyle tamamen “iş” odaklı olarak yapılmaktadır. Hangi statü altında olursa olsun milletimiz, gittikleri yerlerde – istisnalar hariç – “göçmen” olmuyor ve cenazesine varıncaya kadar ölüsünü bile getirip kendi vatanında defnediyor. İnanç – donanım veya millî – manevî değerleriyle birlikte yaşayıp farklı amaçlar için gittiği ülkelerde hiçbir zaman Türklüğünden taviz vermeyenler, gittikleri vatanlarını (Türkiye'yi) unutmamışlardır, unutmazlar da!...

Türk'ün – Türklerin olduğu coğrafyaya her daim göç olmuş, göçmenler gelmiştir. Osmanlı zamanında değişik adlar altında gelenler olduğu gibi cumhuriyetin ilanından sonra da çeşitli tarihlerde yine ülkemize göçler olmuştur. Ülkemize yapılan göçleri daha çok komşu ülkelerden ve biraz daha uzak yerlerden gelenler oluşturdu, oluşturmaya da devam ediyor. Soy – sop, kan, din ve komşuluk bağımız olan ülkelerden gelenler her ne kadar “göçmen” olarak adlandırılsa da bunların bazıları “mülteci” durumuna düşmüş yani iltica etmek zorunda kalmıştır.

Farklı nedenlerden dolayı ülkemize gelmek zorunda kalanlar, göçmenlik psikolojisinin bir sonucu olarak kendilerini ya “azınlık” olarak hissetmiş veya “eziklik” duygusu içerisinde yaşamaya çalışmışlardır. Türk'ün merhamet ve vicdan duygularını bilenler, ülkemiz insanıyla çok hızlı bir şekilde kaynaşıp entegre olurken bu olumsuz duyguları hızlı bir şekilde bünyesinden atıp geçmişini “geçmiş” te bırakmış ve önüne bakarak bu vatanda yaşamanın tadını çıkarmıştır. 2010 yılında başlayan Arap Baharı (!) nın bir sonucu olarak tarihin en büyük kara lekelerinden biri sayılan Suriye'deki zulümden kaçanların birçoğunun geri dönmeme sebebi aslında budur. Onlar çoktan bu vatanı, “vatan” olarak bellemişlerdir.

Osmanlı zamanından beri değişik yıllar ve iktidar dönemlerinde doğu – batı – kuzey ve güney bölgelerimize yakın yerler ile kuvvetli manevi bağlarımız olan ülkelerden yapılan göçlerden sonra ülkemiz bir “göçmen yığını” haline gelmiştir. Ülkemize yapılan bu göç hareketleriyle birlikte bu coğrafyaya eskiden “devşirme” ve sonrasında da “göçmen” – “mülteci” gibi adlarla yerleşenlerin bir çoğu geldikleri ülkelerle bizim vatanımızı kıyaslama bedbahtlığına düşmüş, neredeyse ülkemizi karalama faaliyetlerine bile girişmişlerdir.

Dünya ve etrafımızda cereyan eden insanlık dışı olaylardan sonra gruplar halinde ya da bireysel olarak göç edip ülkemize yerleşenler; “huzurlu olsun, rahat etsin, üniversitelere sınavsız girsinler, vergi vermesin – askere gitmesinler, rahat bir şekilde işyeri açsınlar, kısacası “azınlık” ve “eziklik” duygularını yaşamasınlar!” diye onlara tanınan imtiyaz ve haklar, birçok vatandaşımız tarafından eleştirilse de sonraki yaşanılanlar bu eleştirileri hem haklı kılmış ve hem de sonrasında ülkemize yapılan /yapılacak olan göçlere karşı temkinli ve tedbirli olmamızı gerektirmiştir.

İstisnaları bir tarafa bırakıp bu vatanın ekmeğini yiyen, suyunu içen, havasını “nefes” olarak soluyan, kızı alıp - kız veren ve sonrasında da bunların hiçbiri yaşanılmamış gibi kuyu kazmaya çalışan kripto (gizli – gizlenmiş, kamufle olmuş) bir göçmen azınlık var. Bunların birçoğunu sanat, spor, siyaset, devlet kurumlarının tepe noktaları ve iş dünyasında da görebilir, ekranlardan ve sanal medyadan da takip edebilirsiniz. Kim aşırı derecede göz önündeyse ve gündemden düşmüyorsa, bu; anlayın ki ya “göçmen” dir ya da arka planında bir kripto durumu vardır. Bazıları kendilerini belli etse, bazıları da bukalemuna şapka çıkartırcasına gizlense de hem devletimizin ilgili kurumları bunları bilmekte ve hem de vatandaşımızın birçoğu kimlerden bahsettiğimizi anlamaktadır.

Ülkemizde meydana gelen siyasî ve ekonomik gelişmelerden sonra “ortam” ı beğenmeyenlerin birçoğu yurtdışına gidip yerleşiyor ve oradan vatanımız aleyhine borazanlık yapıyor – “efendi” lerine şikâyet ediyorsa, içerde her türlü gelişmeye karşı “istemezük!” naralarını atıyorsa ve darbe – protesto – kalkışma vs. anti demokratik ne kadar olay varsa onların ardında mutlak bir şekilde kripto hain ve bunlarla birlikte hareket eden göçmenler vardır. Geçmişte yaşanılanlardan dersler çıkartalım, yazılarımda da sürekli olarak belirtiyor ve söylüyoruz; En yakın zamanda “Nüfus ve Göç Politikaları Bakanlığı” kurulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çok kolay bir şekilde “vatan” olmadı; kan – gözyaşı ve alınteri döküldü, diyetler - bedeller ödendi ve zar zor bir şekilde bu günlere kadar gelindi. Bu vatana hainlik etmeye ya da “paha” biçmeye çalışanlar, oturup kendilerine don biçsinler.

25 Mart 2009'da şehadet şerbetini içip aramızdan ayrılan şehit merhum Muhsin YAZICIOĞLU'nun sözüyle mevzumuzu noktalayalım;

“Ben Türk'üm, Türk esir olmaz. Ben Türk'üm, Türk devletsiz olmaz. Ben Türk'üm, Türk bayraksız olmaz. Ben Türk'üm, Türk ezansız olmaz. Ben Türk'üm, Türk hürriyetsiz olmaz.”

Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK

 

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Aksaray'da film gibi kovalamaca

Haber Ara