Ölümlü sonuçlarıyla yüzleştiğimiz korona virüs salgınının üzerinden tam 6 yıl geçti. Bu sancılı süreç içerisinde ne acılara katlandık; ölen öldüğüyle, ölmeyenlerde farklı manevi duyguları kaybettiğiyle kaldı. Korona virüs bizlerden çok şey alıp götürdü, hatta ve hatta “keşke bizlerde ölseydik!” dedirten cinsten bir dizi manevi kayıplarla yüzleştik!...
Son birkaç yıldır bir curcunaya şahit oluyoruz. Herkesin hemfikir olduğu konu; “ahlâksızlığın tavan yaptığı” dır!... Ahlâksızlığın, rezilliğin, binbir türlü pisliğin geldiği noktada gösterilen sebepler; hayat pahalılığı, enflasyon, önü alınamayan işsizlik, parasızlık ve madden ortaya çıkan çöküntüler, vesaire, vesaire… Tüm yaşantısını maddi temeller üzerine oturtan / oturtmaya çalışanlar için aslında bunlar ahlâksızlığa sebep olsa – zemin hazırlasa da tek başına yeterli nedenler değillerdir.
Hedef noktasına maddiyatı oturtup maneviyatı yok sayar, edep – görgü kuralları – utanma – arlanma gibi duygulardan yoksunsanız buna istediğiniz kılıfı arayabilirsiniz. Kötülüğe meyilliyseniz zaten yapacak bir şey yok, bahaneniz de çoktur.
Akran zorbalığı, cinsel saldırı/ istismar, uyuşturucu kullanımı, fuhuş, sapıklık, sapkınlık, kumar vb. tasvip etmediğimiz suç – günah ve ayıp olarak değerlendirdiğimiz bu tür rezillikler aslında terbiyenin – ahlâkın ve eğitimin düzgün bireylerin bir araya gelip oluşturdukları ebeveynlerden (ailelerden) başlamasının gerekliliğini haklı olarak ortaya koysa da diğer bir taraftan devletimiz de üstüne düşen vazifeleri yerine getirmesi gerekiyor.
Rekor seviyede artan kadın cinayetleri, aile içi şiddet, ölümle sonuçlanan miras kavgaları, cinayet, suça itilen ya da sürüklenen çocukların akşam / sabah manşetteki olayları, mafya vari ilişkiler, kısa yoldan zengin olma heva ve hevesleri, suçların “ceza” olarak yeteri derecede karşılık bulmaması ve bunların sabah akşam yayınlanan TV programları ve dizilerde “sıradan” – “matrak” bir şeymiş gibi sunulmaya çalışılması ve neredeyse teşvik edilmesi gibi yaşanılanlar ahlâksızlığın üzerine bal kaymak sürmektedir.
Futboldaki yasa dışı bahis oyunları, sanal kumarın tavan yapması, rüşvet, illegal – gayri resmi ya da gayri meşru ilişkilerin “ceza” olarak karşılık bulmaması, toplumun her kesimi ve sanat – magazin – ekonomi – spor gibi “etkili” (!) camialarda meydana gelen çirkefliklerin gözler önüne serilmesi, her geçen onlarca / yüzlerce insanın hapislere konulup birkaç ay sonra ellerini / kollarını sallaya sallaya tahliye ya da beraat etmeleri ve bunun gibi pisliklere şahit olmamız; “kol kırılır yen içinde kalır!” misali sadece iç kamuoyumuzda sıkıntı yaşatmamakta aynı zamanda da dışarıdan ülkemize bakıp seyredenlerin de el ovuşturmalarına neden olmaktadır.
Yaşanılan her sıkıntılı durumda puan – prim kaybeden ülkemiz ve milletimiz hakkında “Türkler ve Türkiye böyledir!” diyerek oluşturulan algı; bir taraftan karşı tarafın ekmeğine yağ sürmekte ve diğer bir taraftan da ne yazık ki haklı olmalarına sebep olmaktadır. Bu ikilemin ortadan kaldırılması ve bizden medet uman ümmet ve insanlık adına bir an önce bizi biz yapan fabrika ayarlarına geri dönmemiz gerekir.
Ahlâksızlığın – insanlık şirazesinden çıkmanın nedenleri olarak gösterilen yüksek enflasyon, hayat pahalılığı ve kısa yoldan zengin olmak gibi etkenler aslında çocuk yaşta alınamayan ve sıradan bir şeymiş gibi gösterilmeye çalışılan helal – haram çizgisinin dışına çıkılmasından başka bir şey değildir. Haram, helali geçer ve adamın birinin de dediği gibi “Helal – haram ver Allah'ım, Fakir kulun yer Allah'ım!” olursa işte o zaman ayvanın büyüğünü yedik demektir, ne yazık ki bu seviyeye geldik!...
Evet, gün geçmiyor ki görsel ve bir türlü sosyalleşemeyen sanal medyadan “Aaa, bu da mı yaptı?” dedirten olaylara şahit olmayalım. Suç ve iğrençliğin her türlüsünü yakıştıramadığımız – kondurtamadığımız kişiler, öyle ya da böyle bir şekilde cezaevleriyle tanışmak da ve haklarında olumlu düşündüklerimiz bizleri yanıltmak da, derinden üzmektedirler. Aslında bu vesileyle şer bildiklerimiz, farkına varmadan hayra dönüşüveriyor!...
Hangi ara bu kadar bozulduk – manevi değerlerimizden taviz verir olduk, “insanlık” denilince neyi anladık ya da bir şey anlayabildik mi, anlamak – insan olmak için uğraş veriyor muyuz, bizleri yoktan var eden Yaratan'a karşı sorumluluklarımızı yerine getirip kul olamadığımız gibi “insan” bile olamıyoruz. Kelimenin özü şu ki; “insanı “insan” yapan “ahlâk” yoksa hiçbir şey yoktur!...”
Ne diyelim;
“Kendi elinle bozuyorsun kendini,
Oysa halik güzel yaratmıştı seni!...”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK