“İnsan olmak”, ayrıcalıktır ama bu ayrıcalığın farklı alternatiflerini yaşayan öyle insanlarımız vardır ki, bunların; sözleri, yaşantıları, hayata karşı olan bakış açıları hem bir “ders” şeklinde olur hem de gidişleri bile bir gözyaşı hikâyesine dönüşür. Hani büyüklerimizin yaşattıkları ve anlattıkları tarzdan olan bazı hikâyeler vardır ki bunları dinlerken hem gözyaşı döker ve hem de manevi dünyanıza dalıp gidersiniz. Ben de size kahramanı Oflu olan bir şehidimizin bana anlatılan gerçek hikâyesini – tarihe bir not düşmek adına - sizlere anlatacağım.
Of, Trabzon ilimize bağlı varlığını bırakın Karadeniz'i dünyanın bile kabul ettiği sahil şeridinde yer alan, ismiyle müsemma olan şirin bir ilçemizdir. Bildiğim kadarıyla dünyada iki harften oluşan ne bir ilçe ve ne de bir yerleşim yeri yoktur. Trabzon'un Rize tarafından çıkışında yer alan ve Sürmene – Çamburnu tünelinden çıkar çıkmaz ilçeye girdiğinizde “İlim, alim, kültür ve medeniyet şehri OF'umuza Hoş geldiniz!” tabelası sizleri karşılar.
Oflular, ticari zekâlarıyla bilinse Kayseri – Antalya / Akseki ve Malatya / Pütürge insanlarıyla kıyas yapılsa, “bir adım önde olmak” gibi özellikleri bulunsa da Ofluların en büyük özelliği manevi dünyamızı şekillendirmeleridir. Ülkemizde yetişen alimlerin birçoğu OF menşelidir ve hangi dönemde olursa olsun OF; sürekli “din adamı” yetiştirmiş, sonraki dönemlerde ise her bir deresinden edebi - siyasî hayatımıza yön ve şekil veren insanlarımız bir gül gibi etraflarına kokular yaymışlardır.
Ölmeden önce ölümünü bilen kahraman Oflu şehidimizin aziz hatırasını yaşatmak adına bana anlatılan hikâyeyi paylaşmaya başlıyorum;
“Trabzon – Oflu Mustafa isminde bir genç, 1970'lı yılların başında İstanbul – Bayrampaşa / Sağmalcılar Kur'an Kursu'nda öğrencidir. Sağmalcılar, malum Fatih – Çarşamba Cemaati olarak bilinen o zamanki üstatları Mahmut Efendi cemaatinin Çarşamba'dan sonra bilinen o dönemdeki “ikincil” konumdaki merkezî üslerinden biridir. Burası “Yeşil Camii” olarak da bilinir, bizim Doğu Karadenizli hemşehrilerimiz burayı gayet iyi bilirler. Mustafa da bu kursta öğrenim görmektedir.
1972'nin kışına yaklaşıldığı zaman Of'ta köyde ikamet etmekte olan babası Mustafa'ya mektup yazar ve mektubunda;
Evladım, ben hastayım. Muhtemelen bu kış vefat edeceğim, kurstan ayrılıp yanıma gelmeni ve ölüm öncesi ve sonrasında dualarımı senin yapmanı arzuluyorum, der.
Babasının bu çağrısı üzerine Mustafa kurstan ayrılır ve Of'a geri döner. Nitekim, 1972'yi 73'e bağlayan kışın köye dönen Mustafa'nın, babası Şubat 1973'te vefat eder. Babanın mektubundaki davette de bahsedildiği üzere Mustafa, babasının hastalık öncesi ve sonrası ile vefatından sonraki tüm dua ve mevlitlerle ilgilenir, babasının vasiyetini yerini getirmişti. Mustafa'nın babası uzun yıllardır - eskilerin deyimiyle – “felç” – “nüzul” dedikleri “inme” hastalığından mustaripti.
1973 Şubat'ında babası rahmetli olunca kendisi de o zaman 20 yaşında ve henüz bir yıllık evli olan Mustafa, o yazı köyünde geçirmeye ve akabinde de askere gitmeye karar verir. O yazın (01 Temmuz 1973 tarihinde) ilk ve tek çocuğu olan bir oğlu olur. Bölgemizi bilenler iyi bilir, temmuzdan kasıma kadar olan süreç; Çay ve diğer tarım ürünleri hasadının yoğun olduğu bir dönemdir. Aile efradı bağda – bahçede – tarlada ve çaylıklarda çalışırken kendisine de hem bünyesinin çok fazla güçlü olmaması - zayıf olması hem askere gidecek olması ve hem de evde başında durulması gereken bir bebek olmasından dolayı onu evde bırakırlar. Mustafa, temmuzdan kasıma kadar olan süreçte çocuğunun beşiğini sallamakla – onu bakmakla yükümlü olur.
Temmuz – kasım döneminde bir taraftan çocuğunun beşiğini sallayan Mustafa, diğer bir taraftan da sürekli olarak bir şeyler yazar dururmuş. Bir hayli kütüphanesi varmış ve o kütüphane halen daha duruyormuş. Sağmalcılar Kursu'nda eğitim görürken bile gözde öğrencilerden biri olan Mustafa'nın kütüphanesi kitaplarla doludur. Eşi okuma – yazma bilmeyen bir hanımefendi olduğu için Mustafa'nın elinde olan ve yazdıklarının Kursla alakalı şeyler olduğunu düşünür.
Mustafa, 1973'ün sonbaharında 4. celp döneminde (kasım ayında) askere gider. Bu arada o dönem yoğun olan Doğu Karadenizlilerin bahriyeli (denizci) yapılması şansı ona da vurmuştur. Mahalleden bir hanımefendi, komşu – akraba ve ailelere çok defa yalvardı;
Yapmayın!.. Bu evladımız yüzme bilmiyor, kaldı ki kendisinin de sağlık açısından o şartları kaldıracak bir bünyesi yok ve kendisinden bir yaş büyük olan abisi henüz askerdedir. Gidip müracaat edin. Bu delikanlının askerliğini bir yıl erteleyin ya da abisi gelene kadar askere göndermeyin, der ama kimse de bir şey yapamaz ve Mustafa böylelikle 4. Celp dönemi olarak askere gider.
1973'ün kasım sonlarına doğru Yunanistan'la aramız kızışır ve 1974 Kıbrıs Savaşı'nın fitili de böylelikle ateşlenmiş olur. 21 Temmuz 1974 birinci çıkarmasından önce ani bir karar verilir ve TV'lerden de izlediğimiz “Ayşe tatile çıksın!” sloganı vücut bulmaya başlamıştır. Bu karar verilmeden önce İtalya'daki NATO tatbikatında bulunan TCG Kocatepe gemisi ve diğer gemiler henüz dönmüş Mersin açıklarında bekliyorlarmış. Bir anda savaş kararı verilmiş, çıkartma yapacak olan gemilerden biri de TCG Kocatepe'dir. Alelacele eratı – gemi personelini toplarlar ve;
Kıbrıs'a gidiyoruz, muhtemelen savaş var. Herkes alelacele iki satır – iki pusula da olsa birer mektup yazıp postaya versin, ayrılıyoruz. O askerlerin tamamı annesine – babasına, eşine – dostuna mektup yazar, gönderir.
Bu Oflu Mustafa'nın yazmış olduğu adına “mektup” bile denmeyecek cinsten bir yazı veya mektupçuk, aslında bir elin avucu kadar bir şeydir. (Bu mektupçuk, bu güne fiziken bir şekilde saklanmış olup görseli de ben de mevcuttur) Annesine çok düşkün ve babasını da yeni kaybetmiş olan Mustafa, yeni evli olduğu için – bizdeki gelenek, görenek, edep ve adaba uygun olacak bir şekilde eşine değil de direkt olarak – yöresel şivemizle annesine hitaben;
Anneciğim, Kıbrıs'a gidiyoruz, dönüşümüz şüpheli, hakkınız helal ediniz!..., der ve bir iki cümle daha ekleyip mektubunu bitirir.
21 Temmuz 1974 günü çıkartmada yaşanılan teknik bir arıza ya da irtibat / iletişim kopukluğu yüzünden Türk Hava Kuvvetleri'ne ait uçaklarımız deniz kuvvetlerine ait gemilerimize saldırır ve bunlardan TCG Kocatepe gemisini batırmaya çalışır, ilk seferinde başarılı olamaz. Uçaklar yakıt ikmali yapıp yeniden saldırır ve hatta yardıma giden Fevzi Çakmak gemisine de saldırırlar, nihayetinde bir şekilde TCG Kocatepe gemisini batırırlar.
TCG Kocatepe gemisinin mürettebatından sağ kalanlardan bir kısmını İngilizler, bir kısmını İsrailliler kurtarır (ki o zaman geminin komutanı ve sonrasında da deniz kuvvetleri komutanı olan Güven ERKAYA ve ekibini bile bu İsrailliler kurtarır) ve içerisinde Oflu Mustafa'nın olduğu diğer grup da kurtulamaz, hatta bunların naaşı yoktur. Sadece hükmen şehit olduklarına karar verilmiş, beratları sunulmuş ama naaşları yoktur, Akdeniz'dedir. Bu şehitlerimizle ilgili olarak arama – kurtarma faaliyetleri bile yapılmamıştır.
Buraya kadar olan kısımları bir tarafa bırakıp şimdi geriye Oflu Mustafa'nın beşikteki çocuğunu salladığı Temmuz – Kasım 1973'te dönelim mi? Hatırlayın beşik sallayan Oflu Mustafa bir şeyler karalayıp yazıp duruyordu.
Yazdıklarının aslı duruyor, klasik doğu Karadeniz şivesiyle yazılmış. Daha sonra köyden birisi yazılanlar ziyan olmasın diye kendi şivesiyle tekrar yazıp saklamış. Bu elli kıtalık bir şiir, bunun yaklaşık 10 kıtalık kısmı anlattıklarımızdan bahsediyor.
Bilirsiniz o zamanın şartlarında ne zaman askere gideceğinizden ziyade nereye – hangi sınıfta asker gideceğinizi askerlik şubenizden adına “sülüs” denilen evrağı elinize aldığınız zaman öğreniyorsunuz. Oflu Mustafa, askere gitmeden dört ay önce ve şehit olmadan da tam bir yıl öncesinde başlayan bir serüvende; nereye asker gideceğini, hangi sınıf asker olacağını, İskenderun'a hangi vasıtayla gideceğini ve daha da önemlisi 8.5 aylık asker iken savaş çıkacağını, çıkacak olan bu savaşta da kendisinin de şehit düşeceğini yazmış. İlaveten doğrulamayan – belki de doğrudur ama bunu bilemiyoruz – final sahnesinde vurularak şehit olacağını ve son sözünün de “anne!” olduğunu yazar.
Nereye asker gittiği, denizci (bahriyeli) olması, İskenderun'a gemiyle gideceği, 8.5 aylık asker iken savaş çıkması ve şehit düşmesi birebir gerçekleşmiş oldu ve bunları asker olmadan dört ay - şehit düşmeden bir yıl önce bilmiş ve yazmıştı.”
Batırılan TCG Kocatepe gemisinde o zaman üsteğmen rütbesinde olan genç komutanlardan biri vardı. Ordudan yarbay rütbesiyle emekli olup şu an yaşayan Özhan BAKKALBAŞIOĞLU, “Kıbrıs Barış Harekâtı TCG KOCATEPE NASIL BATTI – Bir akıl Tutulması” adlı bir kitap yazmış ve kitabın birkaç yerinde de bu şehit Oflu Mustafa'dan da bahsetmişti.
1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nda şehit düşen hemşehrimizin halen sağ olan Trabzon – Akçaabatlı iki asker arkadaşından biri İstanbul'da ve diğeri de Tekirdağ'da yaşamaktadır. Şehidimizle ilgili yazdığı mektup aslını, fotoğrafları ile anılarının bir kısım fotoğrafı ben de mevcuttur.
Ölmeden önce ölümünü görüp yazan ve şehit olan hemşehrimiz – kardeşimiz Oflu Mustafa AYDIN ile isimli – isimsiz / mezarlı – mezarsız tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz, mekanları cennet olsun!...
Son söz Mehmet Âkif'in;
“Ey Şehitoğlu şehit, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK