Kriz – buhran- yüksek enflasyon - geçim sıkıntısı gibi ekonominin olumsuz sonuçlarının halka yansıması, ordudaki belli klik ve Atatürk istismarcılarının sebep olduğu muhtıra – darbe – ihtilal ve sair demokrasi dışı aparat / beklentiler ve balans ayarı (!) yapmaların, koalisyon ortakları partilerin birbirlerine düşmelerinin ardından ilk sığınılacak liman “ara seçim” veya “erken seçim” gibi tartışmalardır. “Evlere şenlik” cinsten yapılan bu tartışmaları seyreden ya da şahit olanlar, genelde “sulandırılmış bir gündem” le karşı karşıya kalıyorlar.
Geçmiş yıllara baktığımız zaman istibdat döneminden kurtulup siyasî istikrar sağlanılacak, yaşanılan olumsuz durumlar ortadan kaldırılacak, hem Meclis'e hem yerel yönetimlere ve hem de Cumhurbaşkanlığı değişimiyle birlikte “taze kan” gelecek, ülke uzaya çıkartılacak (!) düşünceleriyle sürekli olarak erken seçim kararları alınmış, seçimler tazelenmiş – yenilenmiş ve adına ne derseniz deyin sandıklar bir şekilde milletimizin önüne getirilmişti. Peki “kurtarıcı” olarak gözüken – medet umulan sandıklardan çıkan sonuçlar beklentileri karşıladı mı?!...
Erken seçim ya da zamanında yapılan seçimler sonucunda değişen iktidarlar, seçim öncesinde tespit edilen sorun ve sıkıntılara çözüm olamamış ve bunlar yeni gelen iktidarların kucağına pimi çekilmiş bombalar olarak bırakılmıştı. “İktidar olma” hevesiyle bu sıkıntıları teslim alanlar ne bunların üstesinden gelebilmiş ve ne de halkın kendilerinden olan beklentilerini karşılayabilmişlerdir. Sorunlara çözüm bulmak yerine daha fazla tuz biber ekerek keşmekeşin içerisinden çıkılamamıştır. Demek ki her tazelenen seçim ve ortaya konulan sandıklar; istediğiniz çözümü sağlayamıyor, başlı başına da yeterli olmuyor.
1946'dan sonra geçtiğimiz “çok partili hayat” aslında “çok partili siyaset” e dönmüş ve ideolojik anlamlarda bloklaşmalara – cepheleşmelere şahit olmuştuk. Devletimiz, 1980 yılındaki askerî darbeye kadar genelde “sol” veya “sol” un içinde bulunduğu koalisyon ağırlıklı iktidarlarla yönetildi ve bunun bir sonucu olarak da sürekli bir şekilde “askerî vesayet” le karşılaştı ve etkilerinden bir türlü kurtulamadı.
1983 seçimlerinden sonra “sivil iktidar” geldiği düşüncesiyle ANAP (Anavatan Partisi)'ın ülke yönetiminde söz sahibi olmaya çalışması, sadece demokrasinin gelişimine şahitlik yapmamış – katkıda bulunmamış aynı zamanda da “serbest piyasa” kavramının milletimizin cebinde ve gönlündeki artı ve eksileri görmemize de vesile oldu ama 1980 öncesi o askerî vesayetin etkileri hiçbir zaman dinmedi, ara ara kendini de hatırlatmış oldu.
Turgut ÖZAL'lı yıllardan sonra Süleyman DEMİREL, Tansu ÇİLLER, Mesut YILMAZ, Necmettin ERBAKAN, Bülent ECEVİT'in koalisyonlara ortak olması (sağ – sol ve millî görüşü temsil eden partilerin yer değiştirir gibi sürekli olarak koalisyonda yer almaları) ve bunların ülkemizi “parçalı bir siyaset” le yönetmeleri, son olarak da 2002 seçimlerine kadar DSP – MHP – ANAP koalisyonunun (Bülent ECEVİT, Devlet BAHÇELİ, Mesut YILMAZ üçlüsünün) terör - yüksek enflasyon - siyasi belirsizlikler – ekonomik krizler - iktidar olup muktedir olamama durumlarla baş edememesi, “tek çatı” altında toplanmayı beceremeyen sağ cenahın kaderinin belirsiz olması, Millî Görüş'ü temsil eden Saadet Partisi'nin üst yönetimiyle (ak sakallı grubuyla) ters düşen çekirdek kadronun ayrılıp 14 Ağustos 2001'de AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi)'nin kurması ve 03 Kasım 2002 seçimlerinde bu partinin “tek başına iktidar” olmasıyla birlikte çeyrek asra varan bir iktidarla tanışmış olduk!...
Demokrasi kültürünün gelişmesi, muktedir olma, siyasî ve ekonomik krizlerden kurtulma, halkı kucaklama anlamında da Türk demokrasi tarihinde yeni bir sayfa açılmış olsa bile AK Parti iktidarında da zaman zaman sol tandanslı baskı ve askerî vesayetlere şahit olduk, ilk kez cemaat referanslı dinî bir grup gibi karşımıza çıkan FETÖ gibi bir belayla tanışmış olduk. Bu bela yerelde “cemaat” gibi gözükse de aslında CIA – MOSSAD – MI6 gibi küresel istihbarat çetelerinin yereldeki işbirlikçi hainleriyle birlikte bir “iktidar – cemaat çatışması” nı yaşamış olduk. Günün sonunda olan devlet kurumlarına karşı güvene, vatan savunmasına giden canlara ve kalan gazilerimize oldu. Bir de cemaat üzerinden masum – gariban – dindar – mazlum – kandırılan insanlar ile cemaatlere bakış açısının olumsuz bir hâl aldığını görmüş ve acı bir tecrübeyle de bunları görmüş olduk!...
Peki, AK Parti iktidarı; her şeyi dört dörtlük mü yaptı, hiç mi hataları olmadı?!.. Tabii ki hayır. AK Parti iktidarı da; artılarıyla – eksileriyle, doğrularıyla – yanlışlarıyla, günahlarıyla – sevaplarıyla bir şeyler yapmaya, sorunlara çözüm bulmaya çalıştı. Demokrasi kültürünün daha da gelişmesi, kalkınma ve savunma anlamında dışa bağımlılıktan kurtulma, yüksek enflasyonla baş etme, korona virüs sürecinden minimum seviyede etkilenme, etrafımızda meydana gelen savaş ve siyasî belirsizliklerden dolayı kendi hanesine düşen sıkıntıları bertaraf etme ve bu sıkıntılarla fazla yüzleşmeden çözüm bulmak kısa sürede yapılacak şeyler değildir. Bu konularla ilgili de iktidarın eksikleri, hataları ve yanlışları vardır olmuştur. Bunun da kendine göre “haklı sebepler” i vardır.
Hem iktidarların, hem de ülkemizdeki demokrasi kültürünün bir sonucu olarak bir iktidar (8 ya da 10 yıl hiç fark etmez) iki dönemden fazla o koltuğa oturuyorsa günün sonunda ya tasvip etmediğimiz – ayıpladığımız şeylere bulaşıyor ya da metal yorgunluğu / güç zehirlenmesi / şımarıklık yaşıyor veya yaşatıyor. Böyle bir iktidarın mensupları ülke kalkınmasından daha ziyade kendini / yandaş ve yalakalarını kalkındırmanın yollarını arıyor. İçerisinde “insan” vasfı olan ama “insanlıktan nasibini almayan” her idarede böyle şeyler olur derseniz, ben de size diyecek tek şu kelimeyi bulurum; “Sizin anladığınız devlet idaresi ve demokrasinizin ta……” ve eklerim; Demokrasi kültürünüz oturmamış, ehliyet – liyakat ve sadakatle temsil ettiğiniz (!) devlete karşı bir bağlılığınız kalmamışsa o zaman vay sizin halinize!...
Neredeyse 25 yıldır iktidarda olan bir partinin elbette ki eksiklikleri olacaktır ama bu eksiklikleri dile getirdiğiniz zaman sizin “el üstünde tutulma” nızı bir tarafa bırakın, düşman olarak görülmeniz – muhalif olarak adlandırılmanız birileri tarafından dile getiriliyorsa o doğruyu söyleyenin değil sizi hedef tahtasına oturtanın arsızlığı / kabahati olur. Bizler bu davanın bir neferi ve doğru haber / doğru bilgi ileten “uyarıcı” anlamında bir kardeşiniz olarak her zaman “doğrucu Davut” olmak zorundayız. Nedeni de; yukarıda izah etmeye çalıştığımız şekliyle hem 1980 öncesi ve hem de 2002 seçimlerine kadar yaşanılan ve bir türlü travmaları atlatılamayan sıkıntılarla bir daha yüzleşmemek, yakaladığımız başarıyı sürekli kılmak, istikbaldeki faydalı işleri istikrarlı bir şekilde devam ettirmek, bu milleti bir daha darbelerle yüzleştirmemek, milleti milletle kırdırmamak – halkı birbirine düşürmemek adına ekonomik anlamda da seçim maliyeti ile milleti kafa kafaya bırakmamak için dile getirilen ve çare olarak gösterilen “erken” veya “ara” seçim gibi tartışmaların dışında kalmamız lazım.
“Ara” ve “erken” seçim gibi zamanında yapılması gereken seçimleri öne almak sürekli tecrübe edilen ama olumlu sonuç alınamayan bir geçiş süreci olmuştur. Bugün, bir erken ya da ara seçim kararı alındığında emin olunuz ki bunun kimseye bir faydası olmayacak, buhranlı bir ortamdan hayırlı bir sonuç çıkmayacaktır.
Etrafımız kan gölüne döndüğü, belirsizlik ve tutarsızlıkların pik yaptığı bir coğrafyada yaşıyoruz. Bu kaderle yüzleşmeye devam edeceğiz. Ancak seçim kanalıyla yeni bir belirsizlik – tutarsızlığa doğru adım atarsak ve farklı bir iktidar gelse de hem bu sıkıntılarla baş etmek için yeterli derecede zaman olmayacak hem devlet kurumlarıyla ilgili yapılanma (kadrolaşma) uzun vadelere yayılacak ve hem de sürekli olarak yüzleştiğimiz acı reçetelere çözüm bulunamayacaktır. “Kurt, puslu havayı sever!” misali seçimler de bazı kurtlar için puslu hava olacaktır. Seçimlerin zamanında yapılması ve seçimlere kadar olacak süre içerisinde iktidarın da belirsizlikleri ortadan kaldırması, dış politik gelişmelere karşı daha radikal tedbirlerin de alınması gerekir.
Başta İBB olmak üzere diğer büyükşehirler, il ve ilçe belediyelerinde yapılan yolsuzluk – usulsüzlük – rüşvet – irtikap – taciz / tecavüz gibi cinsel suçlar ve toplumun ayıpladığı ayyuka çıkan rezillikler ve bunların akabinde “yapanın yanına kâr kalmayacağı” nın beklentileri, tutuklanan belediye başkan – başkan yardımcıları ve sair kadrolardaki kişilerle birlikte CHP'li belediyelere yapılan operasyonlardan dolayı yerel yönetimler bahane edilerek erken seçim kararı alınamaz, alınmaması da lazım. Yapılanların “siyasî” ve “CHP'ye karşı bir sindirme – yıldırma operasyonu” olduğunu söyleyerek ülkeyi kaosa sürüklemek ve ara – erken seçim fitilini ateşlemek çözüm olmayacaktır.
Seçimler zamanında yapıldıktan sonra sandıklardan çıkacak olan sonuçlar eğer muhalefeti memnun edecekse gerçekten de onların dediği gibi CHP'ye karşı yapılan operasyonların halk / seçmen nezdinde bir karşılığının olmadığı ortaya çıkacak ve herkes de sandıklardan çıkacak sonuçlara göre ülkemizin kaderini belirlemeye çalışacaktır. Dışta “vekalet güçleri” nin planları – savaşların belirsizliğe doğru ilerlemesi, içte vesayet unsurlarının puslu havayı dört gözle beklemeleri, aç kurtlar gibi bize saldırmayı planlayan düşmanların olduğu bir kaotik düzende ülkeyi erken seçime getirmek çözüm olmayacak, zaten her platformda açıklama yapan Cumhurbaşkanı ERDOĞAN'ın “seçimler zamanında yapılacaktır!” açıklaması bile yeterli olacaktır.
Friedrich HEGEL'in “Tarihten aldığımız tek ders; tarihten hiç ders almadığımızdır!..” sözünü hatırlatarak geçmişten ders almamızın bir kez daha altını çiziyor ve diyoruz ki;
“Zaman, her şeyin ilacıdır; İzleyelim ve görelim!...”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK