“İnsan”, yöneten ve yönetilen bir varlıktır. Bunun içindir ki; Hem insanî – ahlâkî ve hem de dinî kurallardan faydalanarak kendine adına “yasa” ya da “kanun” dediği hukukî mekanizmaları kullanarak bir yaşam felsefesi belirler. Yazılı metinler, gelenek ve göreneklerden yola çıkarak “suç” ve “ceza” lar oluşturulur.
Tarihin değişik evrelerine baktığımız zaman soy – sop, kabile – aşiret, çadır – oba ve beylik gibi kısmî gruplar, “devlet olma” nın alt yapısını hazırlamıştır. Bu süreç içerisinde insanoğlunun sürekli bir siyasi yapılanması olmuş, bazı coğrafyaları kendisine “vatan” edinmiş ve bazılarından da göçe etmek zorunda kalmıştır. Bireyi olmaktan şeref duyduğumuz milletimizin tarih sahnesi bunların sayısız örnekleriyle doludur.
Dünya üzerinde varlığını bugüne kadar getirmeyi – taşımayı bilen ve gittiği her bir coğrafyada “devlet” – “baş” olan, başsızlığı da “esaret” olarak kabul eden millî ya da ulus devletler vardır. İki elin parmak sayısını geçmeyecek kadar bu şekilde günümüze gelen milletler, tarihin farklı dönemlerinde değişik adlar altında devletler kurmuş ve bunları korumaya çalışmışlardır.
Devletlerin uluslararası platformlardaki gücü; nüfusu, nüfuzu, ekonomisi, yer altı ve yer üstü zenginlik kaynakları, jeopolitik ve jeostratejik konumu, ordusuyla (son zamanlarda bir de buna “savunma sanayisi” alanlarındaki üretim envanteri eklendi) ölçülür. Bu tarz devletler; adil, vicdanlı ve merhametli olursa ve birileri de kendilerine dokunmazsa, bunlar; hiç kimseye savaş açmaz, kimseyi esaret altına almaz, güç gösterisinde bulunmazlar. Ancak birilerinin gücü farklı, ordusu kuvvetli, dinî inançları size uymuyor ya da zayıfsa, merhamet – vicdan ve acıma denilen duygulardan yoksunsa, bu; sizin bulunduğunuz coğrafya yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle donatılmış, jeopolitik ve jeostratejik öneme haizse işte siz o zaman “av” oldunuz demektir. Tarihin sayfaları av olmuş millet – devletlerin yaşadığı zalimliklerle doludur ve bu uğurda birçok ulus / devlet tarihin çöplüğünü boylamıştır.
Petrol, kömür, altın, doğalgaz gibi madenler ile hiçbir alternatifi olmayan “su” ya sahipseniz, güçlü bir devletiniz – muktedir bir iktidarınız yoksa ve halktan da bîhaber olarak yaşıyor ve günü gün ediyorsanız bu, sizin; hem sömürge ve hem de müstemleke bir devlet olmanıza sebep olur. İşte İbn i Haldun'un “coğrafya, kaderdir!” demesinin bir sebebi de budur. Bu kaderi, günün sonunda er ya da geç yaşamak zorunda kalıyorsunuz. Bu acı reçeteyle karşılaşmamak adına her daim ve zeminde güçlü olmak zorundasınız. İşte bu güçlerden biri de siyasî anlamda ve devlet yapısıyla güçlü olmanızdır.
Siyasî yapıları güçlü – kurumsal olmayan devletler, eğer ki bu eksikliklerini savunma ve savaş alanlarında da gösterir, ordularını her bakımdan güçsüz kılar, silah – ekipman ve teknolojiye sahip olma yerine eğlenceye – debdebeye – gösterişe ve şatafata yığınak yaparsa günün sonunda hem elindeki zenginliklerden olur ve hem de ülkesi sömürge ya da esaret altında varlığına devam eder. Bir müddet sonra da o varlığın esamesi bile okunmaz. (Arabistan'ı da içerisine katarak Ortadoğu'daki Arap devletçiklerinin kuruluşlarına baktığınız zaman çoğunun 70 – 100 yıl içerisinde kurulduğunu görürsünüz, bu gerçek size bir şeyi hatırlatıyor mu?!...)
2010'da başlatılan sözüm ona Arap Baharı'yla birlikte Afrika kıtasına ve Ortadoğu'ya karşı yapılan el koyma (kaba bir ifadeyle çökme) hareketleri; hem bu bölgenin zenginliklerinin derdest edilip Amerika ve Avrupa'ya kaydırılmasına ve hem de etrafımızın kaynayan kazan haline getirilmesine sebebiyet vermiş, akan kan ve gözyaşları bir türlü durdurulamamıştır. Yaşanılan bu hadiseler; 25 – 30 yıllık bir plan değil, 100 yıllık bir planın neticesinde olmuştur. Bu yüzden etrafımızda “konuşlu” bulunan devletçikler ile Körfez Krizi bahanesiyle;
İran ve Irak'ın birbirine düşürülerek 8 yıl süren bir savaşın yaşanması,
Irak'ın Kuveyt'e girmesi bahane edilerek Irak topraklarına el konulması ve aynı şekilde “kuzey – güney ve Bağdat çevresi” olmak üzere Irak'ın 3'e bölünmesi,
hazin bir sonla Saddam Hüseyin ve Libya lideri Muammer Kaddafi'nin öldürülüp Libya'nın da bölünmesi,
demokratik yollarla halkın oylarıyla seçilerek Mısır'da ilk kez seçimle başa gelen Muhammed Mursi'nin askerî (!) darbeyle düşürülerek hapishanede öldürülmesi,
ABD – İsrail'in anlamsız ve zalim savaşla İran'ın hem rejimine, hem doğalgaz ve hem de petrol yataklarına el koymaya ve İran'ı bölmeye – Hürmüz Boğazı'nı ele geçirmeye çalışması,
Kuveyt, Ürdün, Umman, BAE ve bunun gibi devletçiklerin müstemleke haline getirilip petrol yataklarına el konulması,
Ortadoğu ve Afrika'daki petrol – doğalgaz – altın vb. maden yataklarına el konulup bunların Amerikan menşeli şirketler tarafından işletilmesi veya satın alınması,
Yukarıda sıralamaya çalıştığımız el koyma veya çökmeler, Ortadoğu'nun – Afrika'nın ve bir adım ötesinde de dünyanın büyük bir bölümünün böğrüne saplanan hançerler olmuştur.
Elimizdeki maddî – manevî varlıkların değerini elimizde iken bilmeliyiz. Bunlar gittikten sonra artık ortada ne varlık kalır ve ne de değer. Bu yüzdendir ki, sizi; sizden başka kimse düşünmez ve sizde hem Kur'an'ın, hem insanlığın ve hem de millet / devlet olmanın bir gereği olarak emredilen “Ulu'l emre itaat” çizgisinden çıkmamalısınız.
Sürekli olarak ortaya koyduğumuz tez;
Hatalar – yanlışlar – eksiklikler olsa bile en kötü idarenin; vatansız – devletsiz kalmaktan iyi olduğunu bilmemiz gerekir. Elin gavuru gelip de sizi yönetmez, yönetemez, size dost / soydaş olmaz – olamaz. Sizden olmayanlarla birlikte hareket ederseniz; ne onlardan olursunuz ve ne de sizin “siz” den olan kısmınız kalır. O yüzden diyoruz ki, en kötü idare; idaresizlikten, sömürge – müstemleke olmaktan ve esaret altında yaşamaktan iyidir.
Mehmet Âkif'in de dediği gibi;
“Sahipsiz vatanın batması haktır,
Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK