Savaşlara başlı başına ve topyekûn bir anlayışla “kötü” der ve herkesi de kendiniz gibi “barış güvercini” zannederseniz günü geldiğinde ilk girdiğiniz savaşta “yenik” düştünüz demektir. Bu yüzdendir ki, her zaman ve zeminde; savaşa hazır olan, barışı koruyan ve savunmanızı güçlü kılan diğer bir ifadeyle “dosta güven, düşmana korku salan” bir “ordu – silahlı kuvvetler” e sahip olmanız lazım. Böyle bir “güç” e sahip olduktan sonra içten ve dıştan gelen /gelebilecek olan tehdit ve tehlikelere karşı kendinizi emin hisseder ve rahat uyuyabilirsiniz.
Devletler, ordularıyla güçlüdür. Güçlü bir ordu da ancak ekonomisi, siyasî gücü, nüfus ve nüfuz ağırlığı olan, milletiyle barışık devletler de olur. Halk ağzıyla “asker kaçağı” olan ve ordusu ile devletiyle barışık yaşamayan bir milletin yaşadığı yerde, pespaye kıyafetlerle donatılmış askerlerden müteşekkil olan ve kırık dökük silah- tank – top – tüfek – roket – füze – gemi – uçak vb. askeri güç ve ekipmanlardan yoksun olan bir “ordu” nun size vereceği hiçbir şey yoktur. (Burada şunu belirtmekte büyük bir fayda görüyorum; Azmi olan bir millet, tüm imkânsızlıkların içerisinde de olsa “seferberlik” ilan eder, vatanını savunur ve düştüğü yerden de kalkıp mabedini kimseye teslim etmez. Bu da Türklerden başkası değildir, Kurtuluş Savaşı'nda bunun çok büyük örneklerini gördük!..)
Teknolojinin devasa boyutlara ulaştığı, uzayda bile üslerin kurulduğu günümüz dünyasında kara savaşları da artık yavaş yavaş hükmünü yitirmeye başlamış. Siyasi, ekonomik ve askeri alanlarda “güçlü” olan bazı devletler; malî ve insanî anlamda izah edemeyecekleri kayıpları yaşamamak – iç kamuoylarında destek kaybetmemek ve oluşabilecek çamurun kendilerine bulaşmasını önlemek adına düşmanlarıyla kara savaşlarına girmiyor ya da girmek istemiyor, bunun yerine; ya yereldeki “paramiliter” (paralı askerler) güçlerden ya finanslarını kendilerinin sağladığı terör örgütlerinden veya taşeron olarak kullandıkları “vekalet güçler” den yararlanmaya çalışıyorlar. Böyle bir durumda da savaşı kaybeden kendileri (!) olmuyor. Bir nevi “maşa varken köze niye tutayım!” taktiği!...
Küresel haydut – terörist devlet ABD, ülkesine yönelik (!) tehdit ve tehlikeleri yerinde bertaraf etmeye çalışmakta, sineği (!) bataklığında kurutmaya çalışmaktadır. Bunu da yaparken ya bahsetmeye çalıştığımız yerel unsurlarla ya vekalet güçlerle ya yerelde kendine çalışan iç muhalif gruplarla halletmeye çalışıyor yani köze tutmak istemiyor. Adına “dünya” dediğimiz “küre” ye baktığımız zaman ABD'nin nerede ve savaş açtığı devletlerin nerede olduğunu görmeniz açısından ne demek istediğimizi daha iyi anlamış olacaksınız yani “gidemediğin yer senin değildir!”.
ABD'nin elinde finans gücü, siyasî yaptırımları ve uçak gemileri olmazsa ve bunlarla hem genel ve hem de lokal olarak “hava egemenliği” ni sağlayamazsa onun “kara” da nasıl “rezil” ve “başarısız” olduğunu görürsünüz. ABD'nin kara savaşlarına girdiği Vietnam – Körfez ve Afganistan yenilgilerine bakmakta fayda vardır. ABD, hangi ülkenin toprağına kirli ayaklarını soktuysa – o pis postallarını gezdirdiyse bir o kadar da boynunun ölçüsünü alarak arkasına bakmadan geri dönmek ve iç kamuoyuna yenilgilerini anlatmak ya da kandırmak zorunda kalmıştır.
Dünya üzerinde “asker millet” olup da kara savaşlarını en iyi bilen millet, Türklerdir. Tarihe baktığımız zaman bu milletin imza attığı başarıları görmekle beraber “BM Barış Gücü” ve “NATO” şemsiyeleri altında Avrupa'da – Afrika'da – Asya'da ve sair dünyanın dört bir tarafına gönderilen askerî güçlerin Türklerden seçilmesinin elbette ki en önemli nedenlerinden biri de hiç şüphesiz ki ordumuz gözbebeğimiz TSK'nın karada daha başarılı olduğu ve yerel unsurlarca kabul edildiğidir. İşte bunun adına askerî literatürde “piyade birlikleri” dense de aslında bir taraftan da hava egemenliğini ve bu egemenliği bölgemizde – okyanuslarda daha entegre hâle getirebilmemiz için uçak gemilerinin yapılması büyük bir önem arz etmektedir. “Savunma”, sadece kendi fizikî sınırlarınız içerisinde olmuyor ve o eski “vur, kaç!” taktikleri de yeterli gelmiyor.
Savaşlar, getirdikleri ve götürdükleriyle birlikte her ne kadar “kötü” olsa da devlet olarak “en kötüsü” ne karşı hazırlıklı olmak lazım. Savaşı; savaşta iken değil huzurlu – sakin ve barış ortamında iken düşüneceksiniz. Her daim savaşa hazır olacak ve buna göre kendinize bir “gelecek” belirleyeceksiniz. Bunun içindir ki silah ve savunma sanayine gereğinden fazla yatırım yapılması ve bunu da planlamanız gerekir.
İnsani kayıpların olmaması adına etrafınızı çeviren devletlere karşı sınır güvenliğinizi elbette ki hem hava, hem deniz ve hem de kara birlikleriyle yapabilirsiniz ancak size komşu olmayıp her türlü tehdit ve tehlikelerin geleceğine emin olduğunuz devletlere karşı da uluslararası hava ve deniz sınırları içerisinde mutlak bir şekilde egemenliğinizin de olması gerekir. Bunun içindir ki etrafımızda cereyan eden ve mutlak bir şekilde ucu bize dokunan / dokunacak olan son birkaç savaş ve bilhassa ABD – İsrail / İran Savaşı'nın bize öğretmesi gereken en önemli husus; bir an önce hava egemenliğinin sağlanması ve uçak gemilerimizin yapılmasıdır.
Devam edelim mi;
26 Mart 2021'de Süveyş Kanalı'nı 6 gün süreyle tıkamaya sebep olan Evergreen adlı geminin uluslararası ticareti ne hâle getirdiğini, Hürmüz Boğazı'nı kapatıp mayınlar döşeyerek geçişleri engelleyen ve bu yolla dünya petrol ticaretini alt üst eden İran'ın haklı nedenlerini, İsrail'in Filistin'de yaptığı katliamlar ile İran'a karşı saldırılarına engel olmak isteyen Yemen'deki Husilerin Kızıldeniz'i kapatmaya çalışması ve tankerlere yaptıkları saldırılara da düşündüğünüz zaman biz de Türkiye olarak Boğazlar'a karşı alternatif geçişleri düşünmemiz gerekiyor. Her şeye “istemezük!” mantığıyla yanaşan muhalefetten çıkan boş teneke sesleri ve tavırları bir tarafa bırakarak Kanal İstanbul'un bu anlamda ülkemize ve bölgemize jeopolitik ve jeostratejik anlamda artı bir değer katacağının unutulmaması,
“Kritik hedef” olabilecek askerî tesis, silah ve savunma sanayi fabrikaları, okul – hastane gibi kamu kurum ve kuruluşlarının savunma – sığınak – barınma ve güvenlik açılarından yeniden güncel teknolojilerle donatılması,
Dayanıklı gıda ürünlerine karşı depolama sistemlerinin oluşturulması, gıdaya erişebilirliğin arttırılması ve gıda ürünlerinin ambar – silo gibi yerlerde depolandığı alanların bir askerî tesis kadar korunabilmesi,
Silah ve savunma sanayi ürünleriyle ilgili üretim yapan / yapabilen firmaların kurumlar - KDV – Stopaj gibi vergiler ile SGK primlerinden muaf tutulması,
Teknoloji, güvenlik ve savunma sanayiyle ilgili beyin göçünün yaşandığı ABD ve Avrupa'ya giden “değer” lerimizin ülkemize kazandırılması,
TUSAŞ, ASELSAN, TAİ, ROKETSAN ve bunlara benzer resmî, yarı resmî ya da özel sektör şirket ve kuruluşların güncel gelişmelere entegre hâle getirilerek teknik ve personel anlamında güçlendirilmesi,
TSK'nın daha etkin ve işlevsel bir hâle getirilebilmesi için “temel silahlı eğitim” in altı aydan üç aya düşürülmesi, “bedelli askerlik” olarak bilinen 26 – 30 günlük askerlik süresinin üç aya çıkartılması ve bu anlamda ordumuzun daha profesyonel bir hâle getirilmesi,
Hava egemenliğinin savunma ve ordu güçlerine kattığı en önemli değerin; savaş açtığınız ya da ister istemez savaşa girdiğiniz devletlerin coğrafyasına hâkim olamadığınız – hava ve fizikî koşullarını yeterli derecede tanımadığınız ve girdiğiniz anda oranın size bataklık olmaması için yerel unsurların hava üstünlüğü sayesinde temizleneceğidir. Düşmanlarınızı kara birliklerinden ziyade hava ve denize entegre güçlerle yenilgiye uğratabilmeniz ve hava üstünlüğünüzü “öncü” – “keşif” güçler olarak kullanabilmeniz için uçak gemileri ve bunların filolarla güçlendirilmesi,
Savaş anında ve olağanüstü durumlarda iç kamuoyunu zapt ü rap altına alabilmek için terör grupları, sosyal medya trolleri, kamu düzenini bozmak - kin – nefret – öfke kusmak ve halkı yanıltmak gibi illegal faaliyetlere bulunan kişilere karşı daha aktif görev alabilecek sadece DMM (Dezenformasyonla Mücadele Merkezi) ve CİMER (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi Başkanlığı)'le kısıtlı kalmayacak, alt yapısı kuvvetli bir haberleşme ağı oluşturulması ve bu amaçtan hareket ederek “hacker” diye bilinen grupların devlet ve vatan lehine kullanılması,
ve yukarıda sıralamaya çalıştıklarımıza benzer gerekli tedbirlerin alınması ve çalışmaların yapılması, geleceğimize karşı yönelik tehdit ve tehlikelerin bertaraf edilmesi açısından alınması gereken önemli tedbirlerdir.
Unutmayalım ki;
Devlet, milletiyle devlet olur. Milletinden ayrık yaşayan ve barışık olmayan devletlerin ne hâle geldiğini görmemiz için dünyaya değil etrafımıza bakmak yeterli olur.
Son söz, merhum şehit Muhsin YAZICIOĞLU'nun;
“Kan dökmeyi seven bir millet değiliz ancak söz konusu vatan ise dünyanın şah damarını keseriz!.”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK