“Fed, güçlü bir merkez bankası olarak tasarlandı.
Oysa bugün gücünün sınırları piyasa tarafından çiziliyor.
Faiz, Fed'in ne yapabileceğini belirleyen bir sınıra dönüştü.
Bu dönüşüm, Fed'in özünü ve para politikasının gerçeğini açıkça yansıtıyor”.
Federal Rezerv Sistemi (Fed), modern ekonomik düzenin en güçlü kurumu olarak anılır. Küresel faiz oranlarını belirlediği, piyasaları yönlendirdiği, krizleri yönettiği ve hatta bazı dönemlerde dünya ekonomisinin kaderini tayin ettiği varsayılır. Oysa güç ile etkiyi birbirine karıştırmamak gerekir. Bir kurumun güçlü görünmesi, gerçekten belirleyici olduğu anlamına gelmez. Bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Fed piyasaları mı yönetmektedir, yoksa piyasalara uyum sağlayan bir kuruma mı dönüşmüştür?
Yapısal Dönüşüm: Banka Merkezli Dünyadan Piyasa Merkezli Düzene
Merkez bankacılığı, uzun yıllar boyunca ekonominin merkezine yerleştirilmiş bir kurum mimarisi üzerine inşa edildi. Faizi belirleyen, likiditeyi yöneten ve kredi kanalı üzerinden reel ekonomiyi etkileyen yapılar olarak tasarlandı. Bu anlatının zirvesinde de Fed yer aldı. Ancak finansal sistemin geçirdiği yapısal dönüşüm, bu anlatının giderek daha fazla sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Fed'in kurumsal karakteri çoğu zaman yanlış anlaşılır. Ne tam anlamıyla kamusal bir kurumdur ne de sıradan bir özel yapı. Devlet otoritesi ile bankacılık sistemi arasında kurulmuş hibrit bir mekanizmadır. Kuruluş amacı, bankacılık sistemini disipline etmekten ziyade, kriz anlarında onu ayakta tutmak olmuştur. Bu durum, Fed'i baştan itibaren “reel ekonomi merkezli” değil, “finansal sistem merkezli” bir kurum hâline getirmiştir.
Bu tercih, bankaların ekonomik hayatın merkezinde olduğu bir dönemde anlamlıydı. Çünkü kredi bankalar üzerinden akıyor, yatırımlar bankalar aracılığıyla finanse ediliyor, para politikası bankacılık sistemi üzerinden reel sektöre ulaşıyordu. Bankalar durduğunda ekonomi duruyor, bankalar genişlediğinde ekonomi büyüyordu. Merkez bankasının etkisi de bu zincirin gücüne dayanıyordu.
Ancak bugün bu dünya büyük ölçüde geride kaldı.
Finansal sistem artık banka merkezli değil, piyasa merkezlidir. Sermaye hareketleri küreselleşmiş, fon akımları sınır tanımaz hâle gelmiş, faiz oranları merkez bankalarının iradesinden ziyade beklentiler ve risk algıları tarafından belirlenir olmuştur. Likidite, merkez bankalarının açtığı pencerelerden çok; sermaye piyasalarının derinliği ve hızı üzerinden dolaşıma girmektedir. Bu yeni düzende merkez bankaları oyunu kuran değil, oyuna ayak uyduran aktörlere dönüşmektedir.
Fed'in Gücü: Etki mi, Onay Mekanizması mı?
Fed'in yaşadığı temel açmaz tam da burada ortaya çıkar. Kurumsal yapı büyük ölçüde aynı kalmış, fakat hizmet verdiği finansal dünya kökten değişmiştir. Fed hâlâ faizi belirleyen bir otorite gibi konuşur; oysa çoğu zaman piyasanın belirlediği faiz seviyesini onaylayan bir pozisyona itilmiştir. Merkez bankalarının kararları, artık piyasaların tepkisini hesaba katmadan alınamamaktadır.
Bu durum, “bağımsız merkez bankası” söylemini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirir. Siyasi müdahalelerden arındırılmış bir yapı anlatısı, teknik olarak anlamlı olabilir. Ancak bağımsızlık yalnızca siyasete karşı tanımlandığında eksik kalır. Asıl soru şudur: Merkez bankaları piyasalardan ne kadar bağımsızdır?
Bugün Fed'in faiz kararları, enflasyon kadar borsa endeksleri, tahvil piyasaları, döviz hareketleri ve küresel sermaye akımlarının beklentileri dikkate alınarak şekillenmektedir. Piyasaların sert tepki verdiği bir faiz artışı geri çekilebilmekte, finansal dalgalanma riski görüldüğünde “bekle-gör” politikası tercih edilebilmektedir. Bu durum, bağımsızlık kavramını teknik bir ilke olmaktan çıkarıp siyasal ve ahlaki bir tartışma alanına taşımaktadır.
Moral Hazard: Kurtarma Beklentisinin Kurumsallaşması
Fed'in kriz dönemlerindeki rolü bu bağımlılığı daha görünür kılar. Kriz zamanlarında merkez bankaları sınırsız likidite sağlayabilen kurumlar olarak sahneye çıkar. Bu müdahaleler çoğu zaman “sistemi kurtarmak” gerekçesiyle meşrulaştırılır. Ancak asıl soru şudur: Hangi sistem kurtarılmaktadır?
Krizlerde sağlanan likidite, çoğu zaman büyük finansal kurumlara yönelir. “Batamayacak kadar büyük” kabul edilen yapılar korunur, riskler toplumsallaştırılır. Kazançlar özel, kayıplar kamusal hâle gelir. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir problem üretir. Risk alan ile riskin bedelini ödeyen arasındaki bağ kopar.
Faiz meselesi tam da bu noktada teknik bir araç olmaktan çıkar. Faiz, yalnızca para politikasının bir enstrümanı değil; riskin kim tarafından taşındığını gösteren bir göstergedir. Getirinin garanti altına alındığı, zararın ise topluma yayıldığı bir yapı sürdürülebilir değildir. Fed'in kriz anlarındaki müdahaleleri, çoğu zaman piyasayı disipline eden değil; piyasayı daha fazla risk almaya teşvik eden bir işlev görmektedir.
Bu durum modern finansal sistemde ciddi bir ahlaki tehlike üretir. Piyasa aktörleri bilir ki riskler büyüdüğünde merkez bankası devreye girecektir. Bu beklenti, daha fazla kaldıraç, daha fazla spekülasyon ve daha fazla kırılganlık üretir. Fed bu yapının sigorta mekanizmasına dönüşür.
Gücün Yanılsaması
Merkez bankalarının gücü tam da burada bir yanılsamaya dönüşür. Ellerinde büyük araçlar vardır; fakat bu araçların yönü çoğu zaman piyasa tarafından tayin edilir. Faizi artırabilirler, ancak piyasa bunu tolere edemediğinde geri adım atmak zorunda kalırlar. Likiditeyi daraltabilirler, fakat finansal sistem sarsıldığında yeniden genişletirler. Bu durum, merkez bankalarının değil, piyasanın merkezde olduğu bir düzenin göstergesidir.
Fed örneği, modern merkez bankacılığının yapısal sınırlarını açık biçimde ortaya koymaktadır. Sorun Fed'in teknik kapasitesi değildir. Sorun, merkez bankacılığına yüklenen anlam ile finansal gerçeklik arasındaki derin uyumsuzluktur. Merkez bankaları, artık ekonomiyi yöneten kurumlar olmaktan ziyade, piyasa istikrarını korumaya çalışan kriz yöneticilerine dönüşmüştür.
Sonuç: Asıl Tartışma Nerede Başlamalı?
Bu noktada daha temel bir soruyla yüzleşmek gerekir: Para politikası gerçekten toplumsal refahı önceleyen bir araç mıdır, yoksa finansal sistemin sürekliliğini sağlamak için mi işletilmektedir? Fed'in tarihsel pratiği, bu sorunun cevabının çoğu zaman ikincisine yakın olduğunu göstermektedir.
Merkez bankalarını kutsallaştıran yaklaşım, modern para düzeninin kırılganlığını gizler. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey, teknik çözümlerden önce ahlaki bir muhasebedir. Riskin, getirinin ve sorumluluğun nasıl paylaşıldığı sorusu, faiz oranlarından daha belirleyici hâle gelmiştir.
Fed üzerinden yürüyen tartışma, aslında daha büyük bir meseleyi işaret eder: Merkez bankalarının gücü değil, sınırları konuşulmalıdır. Para politikasının neyi başarabileceği kadar, neyi başaramayacağı da açıkça kabul edilmelidir. Aksi hâlde her kriz, daha büyük bir müdahaleyi; her müdahale, daha derin bir bağımlılığı beraberinde getirecektir.
Sonuç olarak sorun Fed'in ne yaptığı değildir. Sorun, bizim hâlâ merkez bankalarından ne beklediğimizdir. Piyasanın merkezde olduğu bir dünyada, merkez bankalarına mutlak güç atfetmek yalnızca bir yanılsamadır. Gerçek tartışma, para düzeninin hangi ahlaki ve iktisadi ilkeler üzerine yeniden inşa edileceği meselesidir.
Dr. Murat Ergüven/TİMETÜRK