Biz çocukluğunu yaşayan şanslı çocuklardık. Evcilik oynayarak büyüyen sokaklarda özgürce koşup oynayan aynı şişeden su içen bir ekmeği paylaşan. Oyunlarımız o kadar da gerçek gelirdi ki Birimiz anne olurdu, birimiz baba, ya da birimiz doktor birimiz hasta Hayali sofralar kurulur, görünmeyen dertler paylaşılırdı. Herkes kendisine biçilen rolü çocuk saflığıyla elinden geldiğince oynardı. Küçücük oyunun içinde bile bir “biz” vardı; eksik ama samimi, kırılgan ama içtendi. O zamanlar öğrenmiştik aile olmayı sorumluluk almayı. şiddet yoktu sevgi vardı bencillik yoktu paylaşmak vardı gösteriş yoktu tevazu vardı .
Ama bir şey vardı ki hep aynıydı: Annemiz kapıdan seslenirdi… “Eve gel!”
İşte o an içimizde tarif edemediğimiz bir burukluk oluşurdu. Çünkü tam oyunun ortasındaydık… Tam her şey yolundayken o çağrıya asla karşı koyamazdık. Hayali sofralar toplanır, yarım kalan cümleler içimize gömülürdü. Oyun biterdi.
Şimdi sormak gerekiyor: Bugünün evliliklerini bitiren o “eve gel” çağrısı ne?
Artık bu çağrı dışarıdan gelmiyor. Bir annenin sesiyle değil, insanın kendi içinden yükseliyor. Günümüz evliliklerinde bitişler çoğu zaman büyük kavgalarla değil, küçük sessizliklerle başlıyor. Birbirini anlamayan iki insanın aynı evde giderek yabancılaşmasıyla… Konuşmaların azalmasıyla, bakışların kaçmasıyla, “nasılsın?” sorusunun bile bir formaliteye dönüşmesiyle.
Modern hayat, ilişkileri hızlandırdığı kadar tüketiyor da. İnsanlar artık bir ilişkiye başlarken derinleşmeyi değil, iyi hissetmeyi önceliyor. Sabretmek yerine değiştirmeyi, anlamaya çalışmak yerine vazgeçmeyi daha kolay buluyor. Sosyal medyada gördüğü kusursuz ilişki görüntülerini kendi hayatıyla kıyaslayan birey, en küçük eksiklikte hayal kırıklığına uğruyor. Oysa gerçek evlilik, kusursuzluk değil; kusurlarla birlikte kalabilme becerisidir.
Bugün birçok insan evliliğe bir yol arkadaşlığı kurmak için değil, içindeki boşluğu doldurmak için adım atıyor. Beklentiler büyüdükçe, hayal kırıklıkları da büyüyor. “Evlenince değişir” diye başlayan hikâyeler, “ben seni böyle tanımamıştım” cümlesiyle son buluyor. Oysa kimse bir başkası istedi diye değişmez; değişmeyen şeyler ise zamanla daha çok göze batmaya başlar.
Boşanmaların artmasının ardında çoğu zaman sevgisizlik değil, emeksizlik yatıyor. İnsanlar artık kalmak için mücadele etmek yerine, gitmeyi bir çıkış yolu olarak görüyor. Çünkü kalmak; yüzleşmeyi, anlamayı, bazen geri adım atmayı gerektirir. Gitmek ise çoğu zaman sadece bir karar meselesidir.
En acı olan şu: Günümüzde birçok evlilik, aslında hiç derinleşememiş bir bağın üzerine kuruluyor. Tıpkı çocukken oynadığımız evcilik gibi… Dışarıdan bakıldığında gerçek, ama içinde kırılgan ve geçici.
Sonra bir gün, kimse kapıdan seslenmiyor… Ama içimizden bir ses yükseliyor:
“Artık devam edemem.”
İşte bugünün “eve gel” çağrısı tam olarak bu. Sessiz, içten ve geri dönülmez.
Ve oyun yine bitiyor. Ama bu kez yarım kalan sadece bir oyun değil; birlikte kurulan bir hayat oluyor.
Belki de bu yüzden yeniden düşünmeliyiz: Biz gerçekten bir evlilik mi yaşıyoruz, yoksa sadece iyi oynanmış bir evcilik mi? Çünkü evcilik, zorlaşınca bırakılır. Ama evlilik… zorlaştığında daha çok tutulur.
Ayşegül Sert/TİMETÜRK