Osmanlı'yla başladığımız “Devlet olma” geleneği ve akabinde de tanıştığımız adına “demokrasi” denilen “seçimli sistemler” de Türk siyasi hayatımızda çeşitli liderlerle yönetildik. Yaş itibariyle bazılarının yönetimine şahit olurken bazılarının yönetim şekil ve maceralarını adına “tarih” denilen süreçlerden takip ettik.
Siyasî hayatımız ile devlet yönetimine şekil veren liderlerin birçoğu ismiyle müsemma iken bir çoğu da nevi şahsına münhasır liderler olarak karşımıza çıkıp hem dönemlerinde ışık tuttu ve hem de hizmetleriyle tarihimizdeki yerlerini almış oldular.
Siyaset ve temsil ettiğiniz alanda lider olmanız ya da böyle bir amaçla yola çıkmanız için belli başlı donanımlara sahip olmanız gerekir. Yoksa gökten zembille inerek ya da indirilerek hiç kimse lider olamaz, olduğunu zannetse de boşu boşuna kendini avutmuş olur.
Geçmişten bugüne baktığımız kadarıyla ya da son 100 yıllık süreç içerisinde gerek CHP ve diğer sol partiler, gerek milliyetçi – muhafazakâr sağ partiler ve gerekse İslâmî düşünceyi kendine referans alan / rota olarak kabul eden Millî Görüş çizgisinden gelen partiler; sürekli olarak kendi içlerinden seçmiş oldukları liderlerin peşlerinden gitmiş, başarıya ulaştıklarında ya bunu devam ettirememişler ya da koşuları uzun soluklu olmamıştı. Her iki durumda da partiler günün sonunda iktidardan gidince - indirilince veya liderler ölünce onlardan sonra çıkan / çıkacak olan liderler, partilerini; “genel başkanlık” seviyesinden ileriye götürememişler ve bu da partilerin ya TBMM içinde muhalefette ya da tamamen Meclis dışında kalmalarına sebep olmuş, bir türlü kendilerinden beklenileni gösterememiş iktidar çıtasının üstünde duramamışlardır.
Liderlerin ölümleriyle birlikte partiyi de tarih potası içerisinde eritip öldüren siyasî güruh, her zaman lidere dayalı bir sultanın içinde olmuş ve onun etrafında yandaş – yalaka – yağdanlık – şakşakçı bir zihniyet olarak geçmişlerini örtbas edip geleceklerini de kurtarmaya, daha doğru bir ifadeyle kendi koltuklarını sağlama almaya ve arkalarını bir yerlere dayamaya çalışmışlardır.
100 yıllık demokrasi (!) ve partileşme hayatımızın tarihine baktığımız zaman karşımıza çıkan her parti genel başkanının “lider” olarak kabul görmediği ve onların da kendi geçmişleri içerisinde iyisiyle - kötüsüyle yer alarak sayfalarını kapattıklarını bir tarafa bırakarak devlet yönetimimizin ve siyasetimizin son çeyrek asrına imzasını atan, ailesinden aldığı terbiye, giydiği Millî Görüş gömleği, kariyer – karizma ve düzgün hitabetiyle her zaman Türk Milleti / İslam ümmetinin gönlünde farklı bir yer edinen ve son çeyrek asra imzasını atan Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN'dan bahsetmeye çalışacağız;
Millî Görüş teşkilatları ve onu temsil eden partileri içerisinde farklı görevlerde bulunan ve son olarak da İBB Başkanı iken medrese – i Yusufiye ile kısa süreli de olsa tanışan ERDOĞAN, geçmişte yaşanılan sıkıntıları iyi bildiği ve milletini – bölgesini – ümmetini tanıyan bir lider olduğu için bir an önce kolları sıvamak istemiştir. Ülkemizi düştüğü karanlık durumlardan kurtarmak için her türlü sıkıntıya – musibete – baskıya – vesayet odaklarına karşı göğüs görmeyi bilen ve bunlarla mücadele eden ERDOĞAN, geçen zaman zarfında kendinden bekleneni fazlasıyla ortaya koymuştur. “Meyveli ağaç taşlanır!” misali farklı farklı saldırı ve salvolarla karşılaşmış olsa bile yolundan hiçbir zaman dönmeyip “havlayan köpek ısırmaz!” gerçeğinden hareket ederek bazı seslere de kulaklarını tıkamıştır.
Ömrünün son 35 yıllık kısmını milliyetçi – muhafazakâr – İslâmî düşünce çizgisine adayan bir kardeşiniz olarak sağ siyasetle ilgili hem liderlerin, hem partilerin ve hem de partililer ile seçmenlerin doğru / yanlış kararlarla defalarca yazı yazmış TV programlarına çıkıp eleştirileri / tenkitleri dile getirmiş biri olarak bana “hem seviyorsun, hem eleştiriyorsun!” diyorlar. Sevdiğiniz – beğendiğiniz bir insanın eğer ki ülkeyi – devleti yönetmek gibi bir iddia – misyon ve görevi varsa bu kişinin yanlışlarını / hatalarını ve eksiklerini görüp söylemiyorsanız, bu; hem insan ve hem de vatandaş olarak görevinizi yerine getirmediğiniz anlamına gelir. Farz edin ki bizde bu görevi yerine getiriyoruz. Aksi takdirde kör aşığın durumuna düşer ve günün sonunda da büyük bir hayâl kırıklığı yaşamış olursunuz. Bizim yaptığımızı yağcı – yandaş – yalaka ve şakşakçılar yapabilseydi zaten hatalar da olmazdı!...
Bizdeki “ERDOĞAN sevgisi”, ERDOĞAN'ın; hem Rize ve hem de İstanbul'daki hemşehriliğe olan bakışı, amasız – fakatsız – lakinsiz – şeksiz – şüphesiz bir şekilde davaya olan bağlılığı, vatanına – milletine – ümmetine karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesi, durmadan – duraklamadan hizmet aşkıyla siyaset gütmesi ve onunla aynı siyasî arenada koşturup arka planda milletin beklentilerini karşılamayan siyasilerin tavırlarını gördüğümüz için biz ERDOĞAN'ı farklı seviyoruz. Bu sevgiyi eleştirmek ya da yerine başka bir sevgiyi koymak, mantığımıza – düşüncelerimize aykırı olsa da onun yerine onun yarısı kadar olabilecek bir alternatifin olmayışı sevgimizin üzerine bir o kadar daha sevgi katmaktadır, ne yapalım yani SEVMEYELİM Mİ?!...
“Muhtar bile olamayacak!” diyen ve bunun arkasına saklanan vesayet şakşakçıları / darbe çığırtkanlarının kudurmalarının tek sebebi de “ne yapıyorsak yapalım, bunu deviremiyoruz!” demelerinden başka bir şey değildir.
Milletimizin gönlünde taht kuran bir lideri; legal – illegal veya meşru – gayri meşru hangi yoldan olursa olsun deviremezsiniz, sandığa gömemezsiniz. Milletimiz; tuttuğunu tutar, bıraktığını da bırakır. Son 100 yıllık demokrasi tarihimize baktığımızda bunun ne demek olduğunu daha iyi anlamış olursunuz.
Kaynayan kazan Ortadoğu'nun farklı ülkelerine ya da bir parçası olmakla şeref duyduğumuz İslam inancının yaşandığı farklı bir ülkeye gittiğinizde ülkemizle ilgili size söylenen kelimelerin başında “ERDOĞAN” gelir, Türkiye dendiği zamanda da “ERDOĞAN, ERDOĞAN” diye sevgi naralarını duymuş olursunuz. Bu ülkenin bir vatandaşı ve aziz / asil milletimizin bir evladı olarak bunları gördüğünüz ya da duyduğunuz zaman vatanınız, devletiniz ve ümmetiniz adına eğer gururlanmıyor ve onur duymuyorsanız kalp damarlarınıza baktırmanızı tavsiye ederim. Eğer sevmezseniz bile en azından temsil ettiği görevi ve milletine karşı olan aşkından dolayı ona saygı duymak zorundasınız. Bu ikisini de yapmıyorsanız bir kuyu açıp içine kendinizi gömebilirsiniz.
Spor, sanat ve siyaset ya da farklı alanlarda uğraş verip başarı gösterenlerin değerini ancak öldükten sonra anlamak – bilmek gibi pis bir huyumuz / tavrımız – alışkanlığımız var. Bir insan ölmeden değerini neden anlamıyorsunuz? İçinizdeki insanî duygular bu kadar çok köreldi mi? ERDOĞAN da bir insan ve fani, hak tecelli edince bir gün o da bu dünyadan çekip gidecek. İşte, o zaman mı değerini anlayacaksınız ya da “gelen, gideni arattırır!” mantığından hareket ederek o zaman mı ahlanıp vahlanıp dizinizi döveceksiniz? İşte bu durumları yaşamamak adına bir insan sağken – hayattayken değerini bilmeli, ona göre saygı – sevgi göstermeliyiz ve şunu da unutmamalıyız ki; “Yaratılanı Yaratandan ötürü hoş görmeliyiz”.
“Baki kalan gök kubbede hoş bir sada bırakmak” için gece gündüz demeden çalışan ve milleti / ümmeti için ter döken başta ERDOĞAN olmak üzere tüm siyasilerimiz ile devlet / millet erkanına sevgi – saygı – edep – adap içerisinde hürmetlerimizi sunuyor, sağlıklı – huzurlu – mutlu – umutlu ömür ve yarınlar diliyoruz!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK