Dolar

44,0680

Euro

51,2016

Altın

7.301,96

Bist

12.792,81

Eğitim sistemimiz ve din – ahlâk ilişkisi

1 Saat Önce Güncellendi

2026-03-08 00:35:46

Günay Ertan Akgün

Öteden beri eğitimle ilgili bizlere öğretilen bir düstur oldu. O da, “eğitimin, beşikten itibaren başladığı ve mezara kadar devam edeceği” ydi!... Bu gerçek, bayağı bir zaman geçerli oldu ve tecrübe de edildi ancak son zamanlarda yaşadığımız “suça itilen çocuklar” – “akran zorbalığı” ve “aile içi ve dışı işlenen cinayetler” gibi hadiseleri görünce artık eğitimin, beşikten değil de başka bir yerlerden itibaren başlamasının gerekliliği olmuştur.

Eskiden evlilikler yapılmadan önce her iki tarafın “asalet” ine bakılır ve yuvalar da buna göre kurulurdu. Sırf bu yüzden olmalıdır ki, “eğitim ana rahminden başlar” denilmişti. Gel zaman git zaman artık bu da geçerliliğini yitirdi. Çünkü evliliklerden önce artık asalete – soya – sopa – inanca – maneviyata bakılmıyor daha çok cep şişkinliğine – yakışıklılığa – güzelliğe (bu kavram da artık göreceli bir hâle geldi, estetik operasyonları sayesinde “fabrika malı” gibi tek tip insanlar türemeye başladı) sosyallikten uzak sanal medyadaki fenomenliğe / tıklanma rekorlarına / takipçi sayılarına bakılıyor. Bu da toplum içerisinde ciddi manada sosyal çözülmelere sebebiyet vermekte ve geleceğimizi endişeye sevk etmektedir.

Evet, eğitim sistemimiz; aileden, ana rahminden, beşikten önce evlenecek çiftlerin uygun - doğru olmasından başlar. Eğri ağaçtan doğru kereste çıkmayacağı gibi tarla düzgün – verimli değilse oraya ekilecek olan tohumdan ürün beklemek de boşa zaman harcamak gibi olur. Son zamanlarda yaşadığımız sosyolojik olaylar bunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Aile yapısı düzgün olmayan, iyi bir çevrede yetişmeyen, manevi iklimden yoksun olan bireyler; sağlıklı düşünemez, eğitim hayatlarını şekillendiremez, mevki – makamları temsil edemez, devlet – millet ilişkisini belirleyemez, hem dünyalarını ve hem de ahiretlerini berbat ederler. Böyle bir ortamda yetişen insanları tutup bir makama yerleştirirseniz, karşınıza; ehliyet – liyakat ve sadakat sorgulanması çıkar. Toplum hayatının her aşamasında yaşadığımız sıkıntıların temelinde bu gerçek yatar; Üç kuruşluk insana beş kuruşluk değer verirseniz aradaki iki kuruşla sizi satın aldığını / alacağını zanneder.

Geçmişten bu güne kadar gelinen süreç içerisinde eğitim sistemimiz ya da politikamız; getirilen sınav sistemleri, müfredat değişiklikleri, eğitim modelleri (8 yıllım zorunlu eğitim, 4+4+4 kesintili eğitim modeli gibi), bakan değişikliklerine göre politika belirleme, “değerler eğitimi” ne karşı gösterilmeyen hassasiyetler ve bunlara benzer bir dizi icraatlar yüzünden “yamalı bohça” ya dönmüş ve getirilen her bir yenilik bir öncekini ya arattırmış ya da ölmüşlerine rahmet okutmuştur. “Eskiden ya da bizim zamanımızda daha iyiydi!” desem haksızlık yapmış olmam, emin olunuz ki durum tam da budur!...

Yaş – yaşlanmışlık ve 35 yıldır ömrünü yazmaya adamış bir kardeşiniz olarak geleceğimizle ilgili yapılacak en büyük yatırımın; “eğitim” e yapılmasının gerekli ve acil olduğunu söylemem gerekiyor. Tehlike çanları çalmakla birlikte gidişatımız pek de hayra alamet değildir. Akranlarını – öğretmenlerini öldüren, alt / üst soy cinayetleri “âdet” haline getiren, çalışmadan ya da az çalışarak “köşe olma” yı düşleyen, sanal medyadan çıkmayan, kumar – fuhuş bataklığının içerisinde olan, LGBT sapkınlığının esiri haline gelen ve bunlara çanak tutan TV ekranlarına karşı bir şeylerin yapılmadığı bir yerde siz ne kadar mücadele ederseniz edin sınıfta kalmaya – demode olarak görülmeye mahkûmsunuz (!).

Bizler “eski model” olarak görülsek de emin olun “yeni modeller” den bin kat daha iyiyiz. Belki de bizim gibi olan insanlar bu topluma “fener olma” özelliği / görevi olmasaydı bu sosyal çözülme daha erken başlardı artık üzerimize daha çok görevler düşüyor.

Gelgelelim madalyonun diğer yüzüne;

1970'li yıllarda ilkokul müfredatında üç ayrı ders benim dikkatlerimi çekmişti, bunlar; “Din bilgisi”, “ahlâk bilgisi” ve “adabı – ı muaşeret (görgü kuralları) bilgisi”. Şimdi soruyorum sizlere bu üç dersi birleştirip “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” şeklinde “tek ders” haline getiren akıllı (!) kimdi ya da böyle bir ihtiyaç (!) nereden ve nasıl doğdu? Eğitimdeki en büyük sıkıntı bu noktada başladı. Dini “kültür” olarak görüp sayısız Kuran Kursu – İmam hatip okulları – ilahiyat fakülteleri açtıktan sonra bu kadar deist – ateist sayısı neden arttı, ahlâkı “etik” e çevirip toplum neden bu kadar yozlaştı, görgü kurallarını “demode” – “çağdışı” olarak kabul edip “hangi devirde yaşıyoruz!” diye zırvalayanlar, şimdi soruyorum sizlere; ortaya çıkan bu tablodan memnun musunuz?!..

Birey ve toplumların inancını – maneviyatını en başta “din” şekillendirir ancak “ahlâk” yoksa din de dindarlık da bir yere kadar devam eder, ondan sonra o da yok olur. Bir insan ahlâktan yoksunsa bu inancına da, eğitimine de, dindarlığına da, gündelik hayatı ve mesleğine de sirayet eder. Günün sonunda sapık – sapkın – meczup – bireyler - birbirini kesip doğrayan / öldüren caniler ortalıkta dolaşıp durur. Kaldı ki bizim dinimizin yarısı ahlâk, kalan yarısı ise temizliktir. Hatta peygamberimizin “ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim!”, “güneşin buzu eritmesi gibi güzel ahlâk da günahları eritir” hadis – i şerifleri de ahlâkın ne kadar değerli bir olgu olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

“Eğitim” ahlâktan – maneviyattan – inançtan yoksun olur, manevi değerler hiçe sayılır ve bu durum savunduğunuz politikalara yansırsa günün sonunda biz de ağlayan ağacın durumuna düşer ve deriz ki;

“Ben halime ağlamıyorum, beni kesen baltanın sapının benden olmasına ağlıyorum”, vesselam!...

Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK

Tüm Yazıları

SON VİDEO HABER

Dubai'de patlama! BAE'den açıklama

Haber Ara