Son yıllarda okullardan gelen haberler insanın içini burkuyor. Eğitim yuvası dediğimiz mekânlar, ne yazık ki zaman zaman şiddet sahneleriyle gündeme geliyor. Üstelik mesele sadece öğrencilerin kendi aralarındaki kavgalardan ibaret değil; öğretmenlere yönelen saldırılar da artık münferit değil, yapısal bir sorunun işareti.
Geçtiğimiz yıllarda İstanbul'da bir lisede öğrencinin sınıf arkadaşını bıçakla yaraladığı olay uzun süre konuşulmuştu. Yine başka bir şehirde, derste telefonunu almak isteyen öğretmene saldıran bir öğrencinin görüntüleri sosyal medyada dolaşıma girmiş, toplumda büyük tepki uyandırmıştı. Daha da vahimi, 2022'de bir okul müdürünün, okul bahçesinde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesiyle eğitim camiası derin bir travma yaşamıştı. Bu olay, eğitimcilerin ne kadar savunmasız bırakıldığını acı bir şekilde gösterdi.
Bugün yaşanan olay ise sorunun hâlâ sıcak ve güncel olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bir ortaokulda iki öğrenci arasında başlayan tartışma kısa sürede fiziksel kavgaya dönüştü. Kavgayı ayırmak isteyen öğretmenin de darp edildiği öğrenildi. Olayın ardından okul yönetimi ve emniyet birimleri devreye girerken, veliler arasında da büyük bir tedirginlik oluştu. Bu tablo bize şunu söylüyor: Şiddet artık sadece öğrenciler arasında değil; otorite figürüne karşı da yönelmiş durumda.
Peki ne oldu da bu noktaya geldik?
Birincisi, dijital çağın kontrolsüz etkisi. Sosyal medyada şiddetin normalleştirilmesi, zorbalığın sıradanlaştırılması, genç zihinlerde sınırları bulanıklaştırıyor. İkincisi, aile içi iletişim eksikliği. Evde sorunlarını konuşarak çözmeyi öğrenmeyen çocuk, okulda da öfkesini yumrukla ifade ediyor. Üçüncüsü ise disiplin mekanizmalarının caydırıcılığının zayıflaması. Öğretmen otoritesinin aşındığı bir ortamda, sınıf yönetimi her geçen gün zorlaşıyor.
Ancak burada hukuk cephesini de konuşmak zorundayız. Okulda öğretmene yönelik şiddetin “basit bir disiplin vakası” gibi görülmesi, yanlış bir mesaj veriyor. Eğitimciler kamu görevi ifa ediyor; onlara yönelik saldırılar, sadece bireysel bir öfke patlaması değil, kamu düzenine yönelmiş bir eylemdir. Hukukun, özellikle öğretmene ve okul yöneticilerine yönelik fiili saldırılarda hızlı ve caydırıcı kararlar vermesi gerekiyor. Elbette çocukların geleceğini tamamen karartan cezalar değil; fakat “yaptım, yanına kâr kaldı” algısını ortadan kaldıracak netlikte yaptırımlar şart. Aksi halde cezasızlık duygusu, yeni vakaların önünü açar.
Aileler açısından da tabloyu dürüstçe görmek gerekiyor. Okuldaki her disiplin meselesini “benim çocuğum yapmaz” refleksiyle karşılamak, sorunu büyütüyor. Çocuğunu koşulsuz savunmak başka, hatasıyla yüzleştirmek başka bir şeydir. Velinin sorumluluğu, öğretmeni hedef göstermek değil; öğretmenle iş birliği yapmaktır. Evde sınır koymayan, her talebi anında karşılanan, sorumluluk almayan bir çocuk; okulda kurallarla karşılaştığında çatışma yaşıyor. Bu çatışma da çoğu zaman şiddete evriliyor.
Elbette meseleye sadece “gençler bozuldu” kolaycılığıyla yaklaşmak da haksızlık olur. Bugünün öğrencisi; sınav baskısı, gelecek kaygısı, ekonomik belirsizlik ve yoğun dijital maruziyet altında büyüyor. Öfke çoğu zaman bir sonuçtur; sebep değil. Ancak sonucu görmezden gelmek de çözüm değildir.
Rehberlik servislerinin güçlendirilmesi, okul-aile iş birliğinin gerçek anlamda kurulması ve öğretmenlerin hukuki olarak daha güçlü korunması artık bir tercih değil, zorunluluktur. Değerler eğitimi ise slogan olmaktan çıkarılıp davranış temelli hale getirilmelidir. Empati, sabır ve sorumluluk kavramları sadece ders kitaplarında kalmamalı; evde ve okulda birlikte inşa edilmelidir.
Okul dediğimiz yer, sadece matematik ya da tarih öğretilen bir alan değildir; insan olmayı öğrendiğimiz yerdir. Eğer o mekânda güvenlik hissi zedelenirse, geleceğin temeli de çatlar.
Bugün yaşanan olay, yarın başka bir okulda tekrar etmesin istiyorsak; meseleyi geçici bir haber başlığı olarak değil, toplumsal bir alarm olarak görmek zorundayız. Eğitimde şiddet, sadece eğitimcilerin değil; hukukun, ailelerin ve toplumun tamamının meselesidir.
Hanife Aslantürk/TİMETÜRK