Son günlerde tartışılan konulardan birisi de 15 yaş altı bireyler için sosyal medya kullanım yasağı. Sosyal ağ sağlayıcıları yapılacak düzenlemelerle 5 yaşından küçük çocuklara hiçbir şekilde hizmet sunmama ve hesap açmama yükümlülüğü getirilmesi çocuklar zararlı içeriklere maruz kalmadan etkili filtreleme sistemlerinin kurulması gibi düzenlemeler getirilecek. Bir eğitimci olarak yıllardır sınıflarda şunu gözlemliyorum: Çocuklarımızın dünyası artık yalnızca okul, ev ve sokaktan ibaret değil; sosyal medya, onların düşünme biçimini, benlik algısını ve hatta hayallerini şekillendiren görünmez bir sınıf haline geldi. Bu nedenle 15 yaşından küçükler için sosyal medya kullanımına yönelik yasak ve sıkı düzenleme tartışmaları, son derece ciddi ve hassas bir zeminde ele alınmalıdır.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bu yasalar kimin için ve kime sorularak hazırlanıyor?
Kanun koyucuların ve milletvekillerinin, böylesine toplumu doğrudan ilgilendiren bir konuda geniş çaplı bir kamuoyu yoklaması yapmadan, eğitimcileri, psikologları, aileleri ve çocukları dinlemeden hareket etmesi büyük bir eksikliktir. Yabancı ülkelerden alınan, sosyokültürel yapımıza birebir uymayan yasa taslaklarıyla bu meselenin çözülemeyeceği açıktır. Her toplumun dijital alışkanlıkları, aile yapısı ve eğitim sistemi farklıdır; dolayısıyla “ithal yasalar” çoğu zaman sahada karşılık bulmaz.
Elbette dünyadaki örnekleri yok sayamayız. Örneğin Fransa, 15 yaş altı çocuklar için ebeveyn onayı olmadan sosyal medya kullanımını sınırlandırmayı tartışırken, Avustralya ve bazı Avrupa ülkeleri yaş doğrulama sistemlerini güçlendirmeye yönelik adımlar atmıştır. ABD'de ise birçok eyalette çocukların çevrim içi güvenliğini artırmaya dönük düzenlemeler gündeme gelmiş, ancak ifade özgürlüğü ve denetim sorunları nedeniyle yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Bu örneklerin ortak noktası şudur: Yasaklar tek başına yeterli olmamış, denetim ve eğitim ayağı zayıf kaldığında uygulama kâğıt üzerinde kalmıştır.
Bu düzenlemenin olumlu yönlerini teslim etmek gerekir. 15 yaş altındaki öğrenciler; siber zorbalık, dijital bağımlılık, şiddet ve uygunsuz içeriklere karşı savunmasızdır. Ders başarısında düşüş, dikkat dağınıklığı ve özgüven sorunları, sosyal medyanın kontrolsüz kullanımının sınıflardaki en somut yansımalarıdır. Bu açıdan bakıldığında yaş sınırı, çocukların ruh sağlığını korumaya yönelik bir güvenlik bariyeri olabilir.
Ancak bir eğitimci olarak altını çizmek zorundayım: Yasaklanan her alan, denetimsiz bırakıldığında çocuklar için daha cazip hale gelir. Gençler, yasaklanan her alanı bir “keşif ve kaçış” noktasına dönüştürme konusunda oldukça yaratıcıdır. Bugün dahi birçok öğrencinin yaşını büyük göstererek ya da başkasının bilgileriyle sahte hesaplar açtığını biliyoruz. Yabancı ülkelerdeki uygulamalarda da bu durum açıkça görülmüş; yeterli denetim mekanizması kurulmadığında çocuklar, daha karanlık ve kontrolsüz dijital alanlara yönelmiştir.
Bir diğer sorun ise sosyal medyanın tamamen dışlanmasının iletişim ve ifade alanlarını daraltma riskidir. Doğru kullanıldığında sosyal medya; kendini ifade etme, üretme ve öğrenme açısından da önemli bir araç olabilir. Bu nedenle hedef, çocukları dijital dünyadan tamamen koparmak değil; onları yaşına uygun, güvenli ve bilinçli bir kullanım kültürüyle tanıştırmak olmalıdır.
Bu nedenle asıl ihtiyaç, sadece yasak koymak değil; etkili denetim, şeffaf yaş doğrulama sistemleri ve güçlü bir dijital rehberlik modelidir. Okullarda dijital okuryazarlık dersleri yaygınlaştırılmalı, rehber öğretmenler sürecin merkezine alınmalı, aileler bu konuda yalnız bırakılmamalıdır. Aksi halde sahte hesaplarla süren bir kullanım karşısında, yasa yalnızca bir temenniden ibaret kalacaktır.
Sonuç olarak; 15 yaş altı sosyal medya düzenlemesi, toplumun tüm kesimleriyle tartışılmadan, kamuoyu araştırmaları yapılmadan ve yerli gerçeklikler dikkate alınmadan hazırlanırsa başarısız olmaya mahkûmdur. Çocuklarımızı korumak istiyorsak, onları susturarak değil; dinleyerek, bilinçlendirerek ve güvenli sınırlar çizerek bunu yapmalıyız. Eğitimcilerin beklentisi de kanun koyucuların bu meseleyi masa başından değil, sınıflardan ve ailelerden bakarak ele almasıdır. Çocuklarımızı yasaklarla değil; bilinçle, rehberlikle ve güvenli sınırlarla koruyabiliriz. Eğitimciler olarak beklentimiz de tam olarak budur.
Hanife Arslantürk \ Timeturk