Türkiye'de eğitimin görünmeyen yükünü taşıyanları uzakta aramamak gerekiyor. Ülkemizde özel ve resmi okullarda olmak üzere 1 milyonu aşkın öğretmen var. İçinde bulunduğumuz 2025-2026 eğitim öğretim yılında ise 90 bine yakın ücretli öğretmen görev alıyor. Peki bu ücretli öğretmenler kimler? İlk olarak 90'lı yıllarda öğretmen ihtiyacının karşılanamadığı branşlarda uygulanmaya başlanan ücretli öğretmenlik, 2005–2006 eğitim öğretim döneminde tüm branşlara yayılmış; geçici bir çözüm olarak sunulsa da zamanla kalıcı bir hale dönüşmüştür.
Ücretli öğretmenler; kadrolu eğitimciler atandığında görevine son verilen, hiçbir iş güvencesi bulunmayan, yarıyıl tatili dönemlerinde sözleşmelerini yeniden yapmak zorunda kalan, yarına dair bir plan kurmaları dahi mümkün olmayan ve çalıştıkları halde asgari ücretin altında gelir elde eden eğitim emekçileridir.
Buna rağmen gün içinde dersi olduğu kadar derse girer, nöbet tutar. Yani sınıf aynıdır, öğrenciler aynıdır, müfredat aynıdır. Ancak statü farklıdır. Kadrolu öğretmen güvence altındayken, ücretli öğretmen belirsizlik içinde yaşamaktadır. Yaz tatilinde işsiz kalır. Hastalandığında ya da herhangi bir nedenle okula gitmediği günlerde ders ücreti kesilir; oysa aldığı bu ücret, çoğu zaman tek geçim kaynağıdır.
Kadrolu öğretmenle aynı koşullarda çalışmasına rağmen güvencesizdir. Kısacası öyle bir düzen düşünün ki; aynı öğretmenler odasında oturan, aynı sınıfta derse giren, hatta kimi zaman daha fazla ders yükü taşıyan bir öğretmen, meslektaşının aldığı maaşın yarısını bile alamamaktadır.
Ücretli öğretmenlikte alınan maaş, girilen ders saati üzerinden hesaplanır. Bir öğretmen ne kadar derse girerse, yalnızca o ders saatlerinin karşılığı kadar ücret alır ve haftalık girebileceği en fazla ders saati 30 ile sınırlandırılmıştır. İki yıl önce yapılan bir düzenlemeyle, ücretli öğretmenlere özel olarak her 2 ders saatine +1 ders ücreti eklenmesi uygulaması getirilmiştir. Bu düzenlemenin amacı, ücretli öğretmenlerin son derece düşük olan gelirlerini bir nebze olsun artırmaktı.
Ancak bu sınırlı iyileştirmeye rağmen; kulüp, kurs, tatil ve resmî tatil günlerinde kadrolu öğretmenler maaş almaya devam ederken, ücretli öğretmenlerin ders ücretleri “kendi isteğiyle derse girmemiş” gibi kesilmektedir. Tatillerin bulunduğu aylarda ise ücretli öğretmenler, çoğu zaman asgari geçim düzeyine dahi ulaşamayan ödemelerle karşı karşıya kalmaktadır.
Bu tablo karşısında öğretmenler sıkça “O zaman bu şartlarda çalışmayın” söylemiyle de mücadele etmektedir. Oysa bu soruya verilebilecek en net cevap şudur: Öğretmenler, eğitimini aldıkları ve emek verdikleri mesleklerini yapmak istemektedir. Atama kontenjanlarının yetersizliği ortadayken bu yaklaşımın sergilenmesi son derece şaşırtıcıdır.
Üstelik sanki öğretmenlerin başka bir işte çalışma imkânı varmış gibi, ücretli öğretmenlerin sigortaları da yalnızca fiilen çalıştıkları gün kadar yatırılmakta; yarıyıl ve yaz tatillerinde ise sigorta primleri tamamen kesilmektedir.
Eğitim fakültesi mezunu binlerce genç, “atanana kadar” diyerek başladığı bu sistemde yıllarını tüketiyor. Atama umudu azalırken, emeğinin karşılığı da her geçen gün biraz daha değersizleşiyor.
Sonuç olarak günü kurtarmak için ortaya çıkan ücretli öğretmenlik, sadece bir istihdam modeli değil; aynı zamanda bir adalet meselesidir. Aynı işi yapan insanlar arasında bu denli derin bir uçurum ne vicdanla ne de sosyal devlet anlayışıyla bağdaşır.
Hanife Arslantürk \ Timeturk