16 Ocak 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile İsrail arasında ilan edilen yapay zekâ ve kritik teknolojiler merkezli stratejik ortaklık, iki ülke arasındaki ilişkilerin ve küresel güç rekabetinin yeni bir safhaya girdiğini göstermektedir. Yapay zekâ, yarı iletkenler, uzay teknolojileri, enerji sistemleri, ileri üretim ve yüksek bilişim altyapıları gibi alanları kapsayan bu çerçeve, günümüz uluslararası sisteminde teknolojinin artık güvenlik kadar belirleyici bir unsur hâline geldiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bu girişimin, ABD tarafından şekillendirilen ve Japonya, Avustralya, Hollanda, İngiltere, Güney Kore, Singapur ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeleri içine alan Pax Silica yapılanmasının bir parçası olması, söz konusu ortaklığın ikili bir anlaşmanın çok daha ötesinde bir anlam taşıdığını bizlere göstermektedir. Bu yönüyle ABD-İsrail ortaklığı, küresel teknoloji mimarisinin yeniden inşa edilmesine yönelik daha geniş bir stratejik vizyonun parçası olarak okunmalıdır.
ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler tarihsel olarak askeri ve güvenlik temelli bir müttefiklik üzerine kuruluydu. Lakin günümüzde bu ilişkinin ekseni belirgin biçimde teknoloji, inovasyon ve endüstriyel kapasite alanlarına kaymaktadır. İsrail'in yüksek teknoloji ekosistemi, start-up kültürü ve savunma sanayisindeki yenilikçi kapasitesi, ABD açısından İsrail, bölgesel bir müttefik olmasından da ziyade küresel rekabet ortamında stratejik bir teknoloji ortağı niteliği kazanmaktadır. Böylece ikili ilişkiler, klasik güvenlik iş birliğinden çıkarak teknolojinin de eklemlendiği çok boyutlu bir stratejik entegrasyona dönüşmektedir.
Bu tablo, uluslararası siyaset açısından da dikkat çekici örnekler sunmaktadır. ABD'nin Çin ve Rusya karşısında teknolojik üstünlüğünü koruma isteği, müttefikleriyle daha derin entegrasyon arayışına yönelmesini bizlere açıklamaktadır. İsrail ise sahip olduğu teknik kapasite sayesinde bu güç dengesinde ABD'nin yanında konumlanmaktadır. Bu açıdan ortaklık, güç dağılımını koruma ve stratejik avantaj sağlama amacıyla şekillenen rasyonel bir devlet davranışı olarak yorumlanabilir.
Bir başka bakış açısı, bu süreci karşılıklı bağımlılık ve ortak çıkar çerçevesinde değerlendirebilir. Kritik tedarik zincirlerinin güvence altına alınması, yatırım ortamının istikrara kavuşturulması ve inovatif teknolojilerde rekabet gücünün artırılması, iki ülke arasında ekonomik ve kurumsal bağları daha da derinleştirmektedir. Bu durum, küreselleşme çağında devletlerin sadece güvenlik alanında değil, refah ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri üzerinden de ittifaklar kurduğunu açıkça göstermektedir.
Ortaklığın çok taraflı boyutu ise uluslararası sistemde yeni bir kurumsal yapılanmanın işaretlerini vermektedir. Klasik askeri ittifakların yerini, gittikçe teknoloji merkezli çok uluslu kümelenmeler almaktadır. Bu kümelenmeler, sadece güç dengelerini açıklamamaktadır. Dahası; normları, standartları ve kurumsal işleyiş biçimlerini de yeniden tanımlamaktadır. Böylelikle uluslararası düzen, askeri bloklara ilaveten, teknoloji ağları üzerinden de şekillenmeye başlamaktadır.
Lakin bu gelişmenin bölgesel sonuçları da göz ardı edilmemelidir. ABD-İsrail teknolojik entegrasyonu, Orta Doğu'daki diğer aktörlerin stratejik algılarını doğrudan etkileyecek bir potansiyeli barındırmaktadır. Bilhassa Türkiye, İran ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, kendi teknoloji politikalarını ve güvenlik önceliklerini yeniden değerlendirmek durumunda kalabilirler. İsrail'in uluslararası alandaki tartışmalı güvenlik uygulamalarının ABD tarafından ileri teknoloji alanlarında desteklenmesi ise bölgesel dengeler üzerinde yeni gerilim/çatışma alanları yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu etki salt bir askeri sonuç olmaktan ziyade, diplomatik ve ekonomik boyutlarıyla da kendini gösterecektir.
Sonuç itibarıyla ABD ile İsrail arasında kurulan bu yeni ortaklık, geleneksel müttefiklik anlayışının ötesine geçerek teknoloji temelli bir stratejik ittifak modelini temsil etmektedir. Bu model, 21. yüzyıl uluslararası siyasetinde gücün artık sadece askeri kapasiteyle değil, aynı zamanda veriler, algoritmalar, üretim kabiliyetleri ve inovasyon ekosistemleriyle ölçüldüğünü ortaya koymaktadır. Dolayısıyla mevzubahis ortaklık, hem küresel güç dengelerinin yeniden şekillenmesine hem de uluslararası iş birliği anlayışının yeni normlar üzerinden inşa edilmesine yönelik bir hamle olarak görülebilir.
Hüseyin Yeltin \ Timeturk