Yarattığı kulunu akıl ve zekâyla donatan Allah, aynı zamanda kullarına adına “yetenek” denilen ve onları diğer insanlardan ayıran ekstra özellikler de bağşetmiştir.
Fırçayı kullanmasını bilen iyi bir “ressam”, dinlerken farklı bir huşu içerisinde olmanızı sağlayan buğulu bir “ses sanatçısı”,
Notaları ilmek ilmek işleyen sabırlı bir “bestekâr”,
Her mısrasında sizleri farklı dünyalara sevk eden – manevi atlasınızın yönlendiricisi bir “şair”,
Taşlara şekil veren ve gerçeğinden ayırt edemeyecek şekilde karşınıza şaheserler çıkartan üstü başı tozlu bir “heykeltraş”,
Kaleminin ucundan dökülen ve ansiklopediyi andıran, her bir kelimesi ayrı bir icat sayılan bir “yazar”,
İnsanlığın faydasına olacak ve her alanda kullanılabilecek eserlere imza atan bir “mucit”,
Toplulukları ikna edebilen ve hitabetleriyle gönül ve kulakları mest edebilecek bir “hatip”,
Her türlü hastalığa doğru teşhis koyup neşterinin ucundan şifalar damlatan iyi bir “hekim”,
Derdi “eğitim” ve “faydalı nesiller yetiştirmek” ten başka bir şey olmayan ve başka şeyler düşünmeyen meslek aşığı iyi bir “öğretmen”,
Teknik, teknolojik, insanlık alemi ve ülkesine faydalı olacak ilim – bilim aşığı iyi bir “mühendis”,
ve bunların haricinde aklımızda gelmeyip sayamadığımız ne kadar “donanımlı” – “yetenekli” insan varsa işte bunlar Allah’ın yarattığı – bağşettiği özellikler sonucunda oluşmuştur, oluşur.
Yetenekler, işlenmemiş cevher gibidir. Bazıları bunun farkına varamaz, bazıları da bir elmas ustası gibi güzel aparatlarla işleyerek bunu dünya çapında meşhur bir şahesere dönüştürür. Birçok alanda sınıfta kalmış olsak bile bazı alanlarda dünyayla yarışı hâle geldik. Sınıfta kalmamızın sebebi; yetenek anlamında eksik olduğumuzdan değil, tanıtım ve destek anlamlarında beklenilenlerin ortaya konulmamasından kaynaklanmaktadır.
Yeteneğin yansıtıldığı alanlardan biri ve hatta en önemlisi de “yazmak” tır. Yazmak; bilgi, tecrübe ve donanım istediği kadar aynı zamanda da cesaret de ister. Hatta bunu o kadar ileriye götürebilir ve iddia edebilirim ki, bilgi ve donanımları olsa bile, korkak insanlar; yazamaz, yazar olamaz, kalemini oynatmaz – oynatamaz.
Yazarlar; korka korka ve kalemlerini eğip bükerek yazmaya kalkarlarsa işte yazılan o her bir kelime yazarından hakkını ister ve yazar da vebal altında kalır. Sırf bu yüzdendir ki birçok yazımızda; “malın kırkta birini zekât olarak verseniz de yazmanın – bilgiyi paylaşmanın zekâtını yüzde yüz vereceksiniz!” demişim ve “bilginizi paylaşmazsanız vebali de ağır olur!” yazmışımdır.
Akıl - zekâ ve yeteneğini konuşturamayan, bir bireyi olmaktan övündüğümüz ve haklı olarak gurur duyduğumuz İslam’ın ilk emrinin “oku!” olmasını bildiği halde okuyup kendini daha da geliştirmeyen ve yeteneğini paylaşmayan her bir yazar itikadi olarak da “sınıfta kalmış” demektir. Hani Peygamberimiz “insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” dememiş miydi? Eee, öyleyse bizler neden yazmaktan ve bilhassa doğruları yazmaktan korkuyor veya imtina ediyoruz?!...
Yazarlar; insanların manevi dünyalarını imar ve inşa edip şekillendiren, Allah tarafından yetenekle donatılmış, seçilmiş insanlardır. Toplumları doğru yönlendiren, kalemini satmadan – eğmeden – bükmeden, yandaş – yalaka – şakşakçı – olmadan ve mevki / makam peşinde koşmadan yazanlar; belki ekonomik – geçim anlamında istedikleri seviyelerde olmayabilir ama manevi anlamda her zaman gönüllerde iz bırakır, hayırlarla yâd edilirler. Bugün ölüm yıldönümlerinde anılan ve adlarına ödül törenleri düzenlenen birçok yazar – ilim ve fikir abidelerimizin bu günlere kadar isimlerinin yaşatılmasının yegâne sebebi de budur, hak ettiğiniz bir gün gelir bir şekilde sizi bulur.
Yazmak; sorumluluk bilincine göre hareket etmeyi, kanaat önderi olmayı gerektirir. Kalemi eline alan ve yazarlık iddiasında bulunan herkes; silahı eline alıp sağa sola sıkan katiller gibi değildir, olmamalıdır. Yazar; kalemini “yazar” gibi kullanmalı, kalemşör olmamalı ve kalemini de silahşör gibi kullanmamalıdır. Hem edebiyat, hem basın, hem sosyal - sanal medya ve hem de bilgi alma dünyası yani kamuoyu, bunun ciddi sıkıntılarını çekmiş, bir taraftan dezenformasyon (bilgi kirlilikleriyle) uğraşılırken diğer bir taraftan da tasvip edilmeyen cinayetlerle yüzleşilmek zorunda kalınmıştır. Yazmaktan dolayı kimse öldürülmemeli ama kalem de silah gibi kullanılmamalıdır. Eskilerin deyimiyle “kılıçtan keskin olan kalem” in keskinliği sadece kelimelere karşı olmalı, birey veya muhataplar incitilmemeli ve hedef tahtasına da oturtulmamalıdır. Ben genelde bu hususa çok dikkat ediyor ve şahıslardan ziyade zihniyetlerle uğraşıyorum.
Yazar, yazarken; Duygu, düşünce ve yeteneklerini yansıtmalı ve “haksızlıklar karşısında susan kör, sağır ve dilsiz şeytan” gibi olmamalıdır. İktidar – muhalefet kırılır / incinir ya da tam tersi bunlar çok hoşlanır diye yazmamalıdır ya da yazmaktan imtina etmemelidir. Böyle bir durumda adil olmalı, hak edene hak ettiğini de verebilmelidir. Hakkı yazmayıp haksızlıklar karşısında da sus pus olan ve iki taraflı oynayan bir yazar, gün gelir; hem yazarlığını ve hem de insanlığını kaybeder.
Yazarken mutlu olan ve mutlu edebilen, fayda denizinde yüzmeyi öğreten yazarlara selam olsun!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK