$

Dolar

45,9165

Euro

53,5748

£

Sterlin

61,8566

Frank

58,8145

Gram Altın

6.687,6700

Bitcoin

3.365.148

$

Dolar

45,9165

Euro

53,5748

£

Sterlin

61,8566

Frank

58,8145

Gram Altın

6.687,6700

Bitcoin

3.365.148

Makale 30.05.2026 10 dk okuma

“Apo’yu verdiniz, FETÖ’yü aldınız” Peki bunların yerine kimleri koydunuz?

Paylaş:

Tarih sahnesinden bir türlü yok edilemeyen Türklerin “başsız (devletsiz) kalmama” gibi bir özellikleri olduğu için bunlar gittikleri her coğrafyayı kendilerine “yurt” edinmiş, çekile çekile T.C. sınırları içerisinde adına “vatan” dedikleri coğrafyada kaderlerine (!) razı bırakılmışlardır. Birileri yedikleri kuyruk acısını unutmamak adına etek giyerken, biz Türkler; şan şerefle kurduğumuz tüm devletleri forsumuza işleyerek yedi düvele ilan etmiş ve bugüne kadar varlığımızı da sürdürebilmişiz.

Anadolu coğrafyasına yerleşen Türkler, bu toprakları vatan edindikten sonra sınırlarını daha da genişleterek birçok imparatorluk ve milletin hakimiyetine son vererek onları tarih sahnesine gömmüştü. “Savaşçı” bir millet olduğu, yurt edindiği toprakların maddi - manevi zenginliklere ve aynı anda dört mevsimin yaşandığı bir vatana sahip olması, kara ve denizlere olan hakimiyeti ve etrafını çevreleyen eski medeniyetlere komşu olması, “paha” biçilemez bir değeri olan ve jeopolitik – jeostratejik hamleleri ve topraklarını genişletme çabasının bitmemesinden dolayı Türkler; ya sürekli olarak “düşman” görülmüş veyahut da “savaşmak” zorunda kalmıştır.

Bazı milletlerin ya da “ulus devlet olma” iddiasıyla ortaya çıkan derebeylerin başlı başına bir düşmanlık sendromuyla - vatana olan aşkı ve genetik özelliklerinden dolayı - Türklere ve onun kurduğu devletlere karşı bir savaş – sefer – entrika ve benzeri tasvip etmeyeceğimiz ne varsa düzenlemiş olmaları, “Haçlı Seferleri” gibi “Hıristiyan Yayılmacılığı” (Avrupa birliği, bu mantığın bir sonucu olarak kurulmuştur) bahane edilerek Türkleri topraklarından kovmaya çalışmaları ve uzun uzadıya süren savaşlara muhatap bırakılmaları neticesinde; bir ucu Avrupa’da, bir ucu Asya’da ve diğer bir ucu da Afrika’ya kadar uzanan 1000 yıl süren hükümranlık bitirilmeye ve bu aziz millet vatanından kovularak tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve akabinde de yeni Türk Cumhuriyeti’nin kurulması sonrasında yaşanılan her bir olay (savaş, kıtlık, açlık, sefalet, darbe, muhtıra ve benzeri her şey) Türklere ve onun kurduğu devletlere karşı bir tuzak – tezgâh ve planlı bir senaryodan ibaretti. Zaman zaman bunların adı ve figüranları değişse de değişmeyen tek şey; “Türkiye ve Türklere huzur sağlanmayacak, tek başına bırakılmayacaktı.” Bu mantığın neticesinde ortaya çıkan “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar büyük ve zengin bir devlettir.” sözü de boşuna söylenmiş bir söz değildir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri “ülkemiz parçalansın, Türkler vatansız kalsın!” diye başvurulmayan aparat kalmamıştır. Yeri geldiğinde “ideoloji”, yeri geldiğinde “ırk – etnisite”, yeri geldiğinde “bölgeselcilik”, yeri geldiğinde “terör” ve yeri geldiğinde de “din (tarikat ve cemaatler)” üzerinden parçalanmaya çalışılan bu aziz vatanda hiçbir zaman bir şeylerin iyi gitmesine müsaade edilmemiş ve kafa kaldırmaya çalışanların kafası da kopartılmak istenmiştir.

1946 yılına kadar zulme dönüşen “tek partili rejim” sonrasında çok partili siyasete doğru bir geçiş sağlanmış olsa bile o rejimin devamı olan vesayet ve olumsuz etkileri, akabinde sağ – sol çatışmaları, askeri vesayet – darbe gölgesinde demokrasi ipine sarılma mücadeleleri ve bunlarla geçen yıllar, 1983’ten 2000’li yıllara kadar bazen “tek başına” - bazen de koalisyonlarla yönetilen iktidarlar ve koalisyon ortağı olup frenlenen “millî görüş” hamleleri, yine “benzemezler” den oluşan ikili – üçlü koalisyonlar ve akabinde de AK Parti’nin kurulup çeyrek asra varan iktidarda kalma mücadeleleri (bir dizi darbe – muhtıra – korona virüs süreci ve en sonunda da 15 Temmuz ve akabindeki küresel ekonomik krizler) ve bunları iliklerimize kadar hissetmiş olmamız ve bunlara benzer yaşanmışlıklar hiç de kolay olmamıştır, olmadı da!...

Türkiye’yi Türklere bırakmayacak kadar cüretkâr pardon dıştan “düşman”, içerden de “hain” – “şerefsiz” – “işbirlikçi” olanlar, birilerinin piyonu – kuklası olmaya o kadar çok niyetli ve istekli oldukları için bunlar ya din ya ırk ya terör veya parasal güçlerin etrafında toplanmaya / hegemonyası altına girmeye çalıştılar, “Türkiye’yi parçalama senaryosu” nun birer parçası oldular.

ABD ve Avrupa’nın fizikî olarak ele geçiremediği aziz vatanımız, içimizdeki hain – işbirlikçiler sayesinde elde tutulmaya ve bunlar üzerinden arka planda hükümranlık kurmaya – kendilerinden olsun ya da olmasın iktidarlara söz geçirtmeye çalışmışlardır. İşte bunların kendilerine alan açtıkları en etkili aparatların başında terör ve din üzerinden kullanmaya çalıştıkları tarikat / cemaatlerdir.

Tarihi perspektiften yola çıkarak bunların nedenlerine (!) bir göz gezdirelim mi;

Ülkemiz; nüfus, nüfuz, enerji, su ve madenî zenginlikler bakımından oldukça zengin bir coğrafyaya, jeopolitik ve jeostratejik bir öneme sahiptir. Bu öneme sahip olan bölgelerden biri de kısmen Mezopotamya toprakları içerisinde olan Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’dir. Geçmişte Şark Meselesi kapsamında “millet – i sadıka” (sadık millet) olan – Ermeniler piyon olarak kullanılarak bu bölgeler karıştırılmak istenmiş, bu senaryo tutmayınca 1975 yılından sonra da Kürtler üzerinden aynı kirli emel / farklı senaryolar denenmeye çalışılmıştır.

Ermeni kaynaklı terör ve marjinal gruplardan umduğunu bulamayan Batı ve ABD, “sağ” – “sol” oyunları yerine Kürt etnisitesi üzerinden “terör” kartını sahaya sürmüş, Ermeni terör örgütleri yerini de PKK terör örgütüne bırakmış, 40 yılı aşkın bir zamandır bu örgütle uğraşmak zorunda kalmıştık. Bir taraftan terör örgütüyle uğraşmak zorunda bırakılan devletimiz, diğer bir taraftan da sinsi sinsi ilerleyen tehlikeyi görememiş, Anadolu’nun diğer coğrafyası “din” (manevi ip) üzerinden dizayn edilmeye – milletimizin maneviyatına yön verilmeye çalışılmıştır.

Ülkemizde “din” i referans alarak kurulan – hizmet vermeye çalışan sayısı belki de yüzleri bulan cemaat ve tarikatlar vardır. Bunlardan bir tanesi de; İzmir – Kestanepazarı semtinde “tomurcuk” (!) gibi açan ve başlangıçta çok da masum gözüken, aşama aşama kendilerine Nurcular – Fetullahcılar – Hizmet Hareketi diyen ve akabinde de F Tipi Yapılanma / FETÖ’ye dönüşen ve 15 Temmuz 2016 gecesinde de gerçek yüzlerini ortaya koyan bu cemaatin yapılanması tam da olgunlaşmadan (!) bunların imamesi (Fetullah Gülen) Türkiye’den çekilerek ait olduğu vatanına (ABD’ye) alınmış ve Pensilvanya’da inzivaya çektirilmiştir. Zamanın başbakanı Bülent ECEVİT’in bile “şefaat dileyeceği” noktaya gelen, devirlerin başbakan ve cumhurbaşkanları tarafından fazla saygı duyulan proje tarikatı; devlet kurumlarına o kadar çok sızmış, askeriye – istihbarat ve yargı gibi “en mahrem” sayılacak stratejik kurum ve çevrelere yerleşmiş, ki ta ki uyanıp 15 Temmuz hain gecesini yaşayana kadar!...

AK Parti kuruluşu ve iktidarından çok önce kurulan FETÖ’yle ilgili AK Parti’nin en büyük hatası; masum zannettiği ve gerçekten de dinî bir cemaat olarak gördüğü bu grubu, parti içinde “gençlik” ve “kadın kolları” yapılanmalarında kullanmış olmasıdır. Parti kurulurken ve iktidara gelmesi için bu “metot” belki geçerli bir aparat olarak görülmüş olabilir ama bu masum yaklaşım bu grubun AK Parti iktidarı sürecince daha çok palazlanmasına ve isteklerinin bitmemesine sebep olmuştu. Ha şimdi diyeceksiniz ki “AK Parti’den öncekiler de bu gruba teslim olmamışlar mıydı?” El cevap; ERBAKAN Hoca bu konuda sizleri çok uyarmıştı ama siz dinlemeyip bu uyarıya kulak tıkamıştınız, bu yapılmamalıydı. Sonrasında yaşanılan birçok şeyi zaten biliyorsunuz. Çıkar çatışmasına dönen iktidar – cemaat kavgaları, bu devlete – bu aziz vatana ve bu asil millete çok şey kaybettirdi.

 Düşünsenize bir kere, o güne kadar “CIA’ın Türkiye Kolu” olarak faaliyet (!) gösteren MİT; gidip Kenya gibi “bilmem kaçıncı dünya ülkesi” nden teröristbaşı – bebek katili APO’yu hiçbir mukavemetle karşılaşmadan 15 Şubat 1999 tarihinde alacak, hem de koalisyonla yönetilen, muktedir olamayan bir iktidar zamanında şartsız şurtsuz bir şekilde bunu size teslim edecekti. Sonrasında ne oldu; ABD, tedavi etmek bahanesiyle FETÖ’nun kurucusunu 21 Mart 1999 tarihinde ülkesine aldırtmıştır. “APO geldi, FETÖ gitti!” gerçekten de öyle mi, bir yerlerinizle güldüğünüzü hisseder gibiyim.

Başları dışarıda olan ama kolları en mahrem yerlerimize kadar giren ahtapotların birinin verilip diğerinin alınmasına çok basit bir şekilde cevap verelim mi;

Bu ülkede zamanı dolan ve işi bitip “piyon” olarak kullanılanlar; ya alınıp ait oldukları adreslere teslim edilir, ya “faili meçhul” e kurban edilip öldürülür veyahut da yerine başkaları getirilir.

Peki hangilerinden ders çıkarttık?

Adına “FETÖ” dediğiniz cemaat (!) yapılanması ve bunların kripto olarak saklananlarına ne oldu veya akıbetlerini biliyor muyuz, bunların yerine faaliyet gösteren ve onların yolundan gidenlere karşı ne tür tedbirler alınıyor? Kırk yılı aşkın bir zamandır bebek katili – teröristbaşı APO olarak tanıtılan birine “ada tahsis etmek” yetmiyormuş gibi bir de “Gazi Meclis” çatısı altında “Kurucu Önder” diye hitap edilmesi ve bunun da adına MHP dediğimiz milliyetçi bir parti tarafından hem de üst düzey bir şekilde dile getirilmesini görünce ne diyeceğiz; “Yarabbi! Nur topu gibi bir ikilem içerisinde kaldık, sen aklımıza ve kalbimize mukayyet ol!...”

FETÖ “toprakta gömülü”, APO da “adada esaret altında” olduğuna göre bunların yerine kim ya da kimler getirildi? “Açılım” – “çözüm” süreçlerine girdiğimiz şu günlerde “terör” kartı yerine sahaya hangi kartlar sürülecek, din referanslı cemaat ve tarikat kartları yerine hangi aparatlar kullanılacak, milletimiz akıllanmışa benzese de bu kartlar nereye kadar saklanacak veya bir kenarda “gömülü” olarak mı tutulacak, “derinler” de bir yerde olan “kurucu mekanizmalar” ın bunlarla ilgili bir gelecek planlaması var mı veya olacak mı? Masum bir şekilde tüm bu soruların cevaplarını beklesek ve beyhude bir çabanın içerisine girmiş olsak da bizler üzerimize düşenleri yapmaya devam edeceğiz.

Neyzen Tevfik’in bir sözü vardı, hatırlarsanız;

“Geldikleri gibi gitmediler; kimi itini bıraktı, kimi bitini. Kimi de piçini bıraktı!... Yoksa bu kadar şerefsizin bizden olması mümkün değil!..”

Bu ülkeyi “karşılıksız” seven bizler; adı, sanı, konumu ve temsiliyet alanı ne olursa olsun içimize bırakılan hainlere fırsat vermemeli, devlet ve kurumlarımızın daha tedbirli – daha uyanık olmasını ve silah / savunma sanayiyle ilgili tüm stoklamalar ile doğu – batı – kuzey – güney hangi cephelerden olursa olsun düşmanlara göz açtırmayacak her türlü konuşlanmaların da yapılmasını bekliyoruz.

Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK

Etiketler: