“Üretmeden tüketen devletler; dışa bağımlı ve müstemleke olmaya, çökmeye mahkûmdur!” dedik, dedik ve ne yazık ki defalarca söyledik!...
Türkiye; ne zaman ki bir şeyler üretmeye, kendini efendi zannedenlere karşı baş kaldırmaya başladı, işte ondan sonra darbe – muhtıra – vesayet ve ekonomik krizlerle yüzleşmek ve bunların acı faturalarını ödemek zorunda kaldı. Bu iş sadece uluslararası ilişkilerde kural haline gelen ve kabul gören “ülkenizde darbe ve karışıklıklar varsa orada mutlaka ABD elçiliği ve akabinde de CIA vardır!” gerçeğiyle de anlatılamayacağı gibi bunun arkasına da saklanılamaz. Siz, güçlü ve dirayetli bir devletseniz; kimse size bir şey yapamaz ama iktidarda olup muktedir değilseniz işte o zaman da şarkıda da söylendiği gibi “gelen vurur, giden vurur”.
Devlet olarak tarım, sanayi, gıda, sağlık, ulaşım, teknoloji – haberleşme, silah ve savunma sanayi, eğitim, inanç ve sair alanlarda tam donanımlı olmanız lazım. “İnanç” ı neden ekledik biliyor musunuz; Eğer bir birey ahlâk ve inançtan yoksunsa günün sonunda onun yaptığı – yapacağı her şey işine sirayet eder, ediyor. Örneklerine bakmak istiyorsanız; Devlet kurumlarında ehliyet – liyakat ve sadakatten yoksun olanlara yapılan suçüstü olaylar ile müzmin muhalefet CHP’nin son yıllarda kendini nasıl rezil ettiğine bakabilirsiniz.
Son on yıldır silah ve savunma sanayiyle ilgili üretilen silah – araç / gereç – ekipman – makineler ve bunları destekleyen mermi ve fişek sanayisi, düzenlenen fuarlar, yapılan ihracatlar ve bunlara benzer göğüs kabartıcı / göz doldurucu çalışmalar gerçekten de “dosta güven, düşmana korku” salmaktadır. Biz bu alanlarda yıllarca cereme çektiğimiz gibi hem rezil ve hem de maskara olduğumuzla kaldık.
“Modernizasyon” için gönderilip bir türlü alamadığımız tank – uçak gibi ağır silahlar ile kontrolü dışarıdan yapılan İHA – SİHA gibi insansız uçaklar, finans ortağı olduğumuz halde F35 uçak üretim projesinden çıkartılmamız ve parasını ödediğimiz uçaklarımızın verilmemesi, F16 uçaklarını üretemememiz ve bize satılanların da kontrollerinin dışarıdan yapılması (Körfez Savaşı’nda Irak’ın kaybetmesi ve ülkesinin işgal edilmesinin en büyük sebebi buydu), radar üslerini yerli ve milli hâle getiremememiz ve bunlara benzer yüzlerce sebepten dolayı ne içte doğru dürüst terörle mücadele edebilmişiz ve ne de terörü destekleyen etrafımızdaki hain unsurlarla sıkıntılarımıza çözüm bulabilmişiz. Düşünsenize bir kere; size silah satanlar içinizdeki terör unsurlarını destekliyor ve size sattığı silahları da onlara karşı kullanmamanızı emrediyor. İşte bu aziz ülke böyle bir rezil süreçten geçti!...
Yıllar öncesinde Batı’ya uşaklık yapmış zihniyet, “istemezuk!” mantığı ve vesayet etkilerinden dolayı karşımıza çıkan “beyaz Türkler” den dolayı ne milli bir otomobil ve ne de yerli (daha çok milli) silahlar üretebilmişiz. “DEVRİM” otomobilinin başına gelenler, Nuri KİLLİGİL’in 02 Mart 1949 tarihinde silah fabrikasının nasıl patlatıldığı - kendisiyle birlikte 27 çalışanın şehit edildiği ve cenaze namazının bile kıldırılmadığı, yerli ve milli Türk savaş uçağı üretimi yapan ve yaptıkları sonunda müzelik (!) olan Nuri DEMİRAĞ’ın başına gelenler, Kayseri’de kurulan tayyare (uçak) fabrikasının hazin sonunu, sivil uçak üretimi ve pilot yetiştirme konusunda “dahi” olarak kabul edilen Vecihi HÜRKUŞ’un başına gelenleri bu nesle anlatmazsak ileride çok daha vesayet şakşakçılarıyla karşılaşmış olacağız.
03 Kasım 2002 seçimiyle birlikte iktidara gelen ama ilk döneminde Ahmet Necdet SEZER gibi bir “veto abidesi” nin engellemeleriyle ile karşılaşan sonrasında da e muhtıra, suni krizler, darbe, senaryo ve 15 Temmuz’la noktalanan süreçten sonra yerli – milli her türlü hamleye girişilmiş, bugün Avrupa sokaklarında bile cirit atan TOGG ve akabinde silah – savunma sanayiyle ilgili hem devlet kuruluşları ve hem özel sektör her türlü desteği görerek her geçen gün yeni bir silah – makine – teçhizat – ekipman imal etmiştir. Bu, artık kemikleşmiş bir süreç olarak ülkemizi yeni bir yüzyılın eşiğine taşıyacak, belki de yıllardır ABD ve Batı’nın güdümünde olan bizim dışımızdaki devletlere de teşvik olacak, önlerini açacaktır. Biz; hem bu devletlere silah ve savunma sanayi ürünleri satmak ve hem de kendi savunmamızı daha da güçlendirmek için var gücümüzle çalışacağız. Elbette ki yerel muhalif unsurlar ve etrafımızı çeviren hasım devletler kendi kıt akıllarınca bize engel olmaya çalışacak ama hain emellerinde başarılı olamayacaklardır.
Göğsümüzü kabartan ve şeref tablosuna altın harflerle adlarını yazdıracak ürünlere baktığımız zaman karşımıza muhteşem bir liste çıkmaktadır;
BLOK – 10 KAAN UÇAĞI,
YILDIRIMHAN FÜZESİ (Menzil: 6.000 km kıtalararası kapasiteye sahip balistik füze, Hız: Mach 9 – Mach 25 (Hipersonik), Yakıt: Sıvı Nitrojen Tetroksit, Motor Sistemi: 4 adet roket itki motoru (Nozul), Ağırlık: Takribi 35.000 kg, Uzunluk: Takribi 18 metre, Taşıma kapasitesi: Takribi 3.000 kg patlayıcı yük). Şimdi sıkı durun; Özelliklerini vermeye çalıştığımız bu füzenin İsrail’e ulaşma süresi sadece 5 dakika.
CENK FÜZES (Orta menzilli balistik füze. Menzili; 2000 km.)
TAYFUN FÜZESİ (BLOCK 4, uzun menzilli balistik füze. Menzili; 1500 km.)
GEZGİN FÜZESİ (Seyir füzesi, Menzili; 1000 km.)
TAYFUN FÜZESİ (BLOCK 1, kısa – orta menzilli balistik füze. Menzili; 800 km.)
BORA FÜZESİ (Taktik balistik füze. Menzili; 300 km.)
Devam edelim mi;
Tekerlekli zırhlı araçlar, zırhlı paletli araçlar, Altay tankı, dışarıya bağımlı olmadan yaptığımız tank modernizasyonları, her türlü araçlara takılan monte / demonte silah aksesuar ve ekipmanları, Barbaros ve Yavuz firkateynleri, sahil güvenlik arama kurtarma gemileri, Tip 209 denizaltı gemileri, Milgem karakol ve denizaltı karşıtı savaş gemisi, mayın tespit ve temizleme gemileri, devriye ve amfibi gemiler, denizcilik sektörü ve deniz kuvvetlerinde kullanılacak yerli ve milli yazılım programları, çeşitli tip ve modellerde insansız hava araçları, uçak – helikopter motor ve ekipmanları, HİSAR – ATILGAN – BORA ve ZIPKIN hava savunma sistemleri, uçaksavar roket – füze ve silahlar, devlet ve özel sektör kuruluşları tarafından üretilen her türlü marka ve modelde tabanca ve tüfekler ile mermiler, elektronik savaş sistemleri ve yazılımlarla bunların yerli ve milli hâle getirilmesi, vesaire, vesaire…
Yerli ve milli hâle getirilen silahlarla birlikte hem kendimize bir piyasa edinmiş ve hem de olası bir savaş zamanında günler öncesinde düşmanlarımıza caydırıcılığımızı tattırmışız. Bugün Yunanistan ve İsrail’in kuyruklarına basılırmışçasına ciyaklamalarının sebebi de budur.
Bir taraftan ürün satışıyla ilgilenirken diğer bir taraftan da her türlü savaş ortamını göz önünde bulundurarak stok yapmalı, dışa bağımlılığı mümkünse sıfırlamalıyız. Bu ülkenin ikinci bir Kurtuluş Savaşı’na ihtiyaç yoktur ancak olası bir savaş durumunda da eski kıtlık – yokluk ve yoksulluğu yaşamamak adına her türlü tedbiri şimdiden almalı, uluslararası arenada var olduğumuzu da herkese ispatlamalıyız. Aksi takdirde “yenilgiyi peşinen kabul etmişiz!” demektir.
“Yurtta sulh, dünyada sulh” diyen Atatürk’ün sözünün üzerinden 100 yılı aşkın bir zaman geçmiş olsa da artık “sulh” lar kara ya da deniz parçalarıyla sınırlı değil. Hani eskiden adına “vatan” deyip kutsallık atfettiğimiz o yüce toprak – deniz parçalarını fiziki olarak sınırlarla belirliyorduk ya artık mavi – yeşil – dijital vatanın bahsedildiği ve öneminin de anlaşıldığı bu günlerde bunlarla ilgili her türlü konuda söz sahibi olmalıyız.
Herkes “ütopik bir tez” olarak ortaya atıyor olsa bile dünyanın veya bölgemizin üçte birinde at – nal izi ve kılıç şakırtısı bulunan Türkler, o gündemini – bağlayıcılık özelliğini yitirmiş anlaşmalarla yüzleşmek, vatan sınırlarını 780 bin kilometrekarelik kara parçasıyla sınırlı tutmak istemiyor. Türk’ün merhamet, vicdan, insaniyet ve adil olma duyguları artık silahla daha da pekiştirilmeli ve “dosta güven, düşmana korku” salmaya devam edilmelidir.
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK