İnsanoğlu dünyaya geldiğinden beri; adil davransa, hakkına rıza gösterse, aç gözlülüğünü zapt ü rap altına alsa, “kul olma” nın şuuruna göre davransa gerçekten de dünyanın en tehlikeli yaratığı olmaktan çıkar harika bir varlık haline döner ama nerde!...
Dünya üzerinde yaşadığı yeri bozmasa, kendi hem cinslerini öldürmese ve gözü doymaz bir şekilde her şeye hâkim olmaya çalışmasa, Allah’ın ayrım yapmadığı din – ırk – inanç / inançsızlık gibi insana has özellikleri kendi uhdesindeymiş gibi kabul edip görmese ve bunlara göre birbirlerini yeme yarışı içerisine girmeseler dünyada ne savaş - huzursuzluk – mutsuzluk ve ne de açlık – kıtlık – yokluk - yoksulluk olmaz (dı)!...
Kıtlığın tek sebebi, insanın; kendi iç dünyasını ve akabinde de doğanın dengesini bozmasıdır. Siz, doğayı; bozar, kendi ekosistemi içerisinde devam eden dengesini alt üst etmeye kalkarsanız Allah da size bahşettiği her türlü yiyecek ve nefes alacağınız tabiatı zehir olma derecesinde kıtlığa dönüştürür. Günün sonunda hatayı kendinizde değil başka yerlerde arama gafletine düşmemek adına oturduğunuz dalı kesmenizin bir anlamı var mı?!...
Eskiden atalarımız bize kendi yaşadıkları günlerden bahsederken ne gibi acı tecrübelere sahip olduklarını örneklerle dile getirir, “siz böyle yapmayın, böyle sonuçlarla karşılaşmayın!” diye de tembih ederlerdi. Hepimizin hayatı – kısacık ömrü içerisinde kıtlıkla ilgili mutlak bir şekilde anımız – yaşadıklarımız ya da duyduklarımız vardır.
Bizim yörede hep anlatırlar;
Ana, askerdeki oğluna şöyle yazar;
Uşağum! Bu sene o kadar çok kıtlık oldu ki kıtlıktan buğday ekmeği yedik!...
Bizim Rize’de buğday ekmeğinden ziyade mısır ekmeği sevilir. Çünkü mısır; hem tarlada yetiştiği için önemli bir geçim kaynağı, hem su değirmenlerinde öğütülerek hızlı bir şekilde un yapılması ve ekmek yapımında kullanılması, hem suda (yöredeki ismiyle “koliva”) – közde pişirilmesi ve tavalarda patlatılarak (genç neslin “pop corn” dediği) eğlenceli bir yiyeceğe dönüşmesi ve hem de protein – vitamin ve çeşitlilikleri bakımından buğday ekmeğine nazaran üstün tutuldu, tutulur.
Yöremizde çok “değerli” olan mısırın olmadığı ya da az olduğu zamanlarda bile kıtlıktan bunun koçanlarını – saplarını kaynatıp çorba yapanlar, püsküllerini sarıp sigara yerine içenler ve bunlara benzer sayısız örnekler, herkesin hayat kesitinde kıtlıkla ilgili mutlak bir şekilde anısı vardır. İnsanlar, bu günlere kolay kolay gelmedi.
Yarı şaka – yarı ciddi bir şekilde rahmetli babam anlatırdı;
Uşağum! Siz; giysi beğenmiyorsunuz, yemek beğenmiyorsunuz, hiçbir şey beğenmiyorsunuz ama biz çok çile – eziyet – kıtlık – yokluk çektik. Biz evlenirken şeker çuvallarından don yapıp giyerdik. (O zamanlar şeker çuvalları kaliteli bezlerden yapılırdı, şimdikiler gibi dandik değildi. Çünkü içlerine 50 kg veya 75 kilo şeker konulur ve rutubete de dayanıklı olurdu.) Yaptığımız donun ön kısmında “rutubetten koruyunuz”, altında “takribi 50 kg”, arkasında da “Amasya şeker fabrikası” diye yazardı.
Babamın anlattığı bu durum aklıma gelir ve ara ara babama takılırdım;
Baba! Gerçekten de şeker çuvallarından don mu yaptınız, böyle bir şey yaşadınız mı? diye sorardım. Babamla bu anım aklıma geldikçe acı acı gülümsüyor ve içimde büyük bir burukluk hissediyorum.
Bir de günümüze bakalım;
Çeşit çeşit giysi, sebze ve meyveler….
Hani eskilerin de dediği gibi hem “soframızda bir kuş sütü eksik” ve hem de “yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızda!” bir hayat sürüyoruz. Yaz sebze ve meyvesini kışın, kış sebze ve meyvesini yazın bulup yiyip içiyoruz. TV’lerde gördüklerimiz hayallerimizi süslerken şimdi sofralarımızı süslüyor ve akabinde de marifetmiş gibi çöplükleri boyluyor.
Bırakınız günlüğü saatlik bile giyilen giysiler – kıyafetler, beğenilmeyen lüks giysiler, rengarenk birbirine uydurulan takımlar – aksesuarlar, tamirat ve yamaları unuttuk, israf dizin boyunu değil kafamızı geçti ve işin enteresanı da bunları yapanlar da hiçbir şeyden memnun değil.
Lüks – tüketim çılgınlığı aldı başını gidiyor, mideler doysa da gözler doymuyor. Cepler şişse de gönül kasası dolmuyor ve bu gidişatla bizim sonumuzu hayır değil şer bekliyor.
Sürekli olarak ekonominin kötü gidişatından – piyasanın berbat koşullarından bahsedenlere benim bir tezim var;
“Eğer trafikte araç kalmaz veya sayısı azalırsa, çöplüklerde ekmek olmaz veya fırınlar kapanırsa işte o zaman Türkiye’de kıtlık başlamıştır!” demektir.
Sizler;
Bilmem ne marka lüks araçlarla sabahtan akşama kadar trafikte dolanıp tur atarsanız, Afrika kıtasını besleyecek kadar ekmeği her gün çöpe, yemediğiniz ve yeseniz bile rahatsız olacağınız gözünüzü bir türlü doyurmayan yemekleri tabaklarınıza koyar ve sonrasında da çoğunu çöpe dökerseniz günün sonunda sanki haklıymışsınız gibi “KITLIK” tan bahsedemezsiniz. Bu; ne insanlığa ve ne de başka bir şey sığmaz, İNSAN OLUN!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK