İnsana biçilen ömür Yaratan tarafından bir gün sonlandırıldığı zaman iyi ya da kötü yaşadığı – yaşattığı o sürece “tarih” adı veriliyor. Bu açıdan baktığınız zaman bir insan; eğitimi - mevkisi – makamı - koltuğu – unvanı ne olursa olsun yaptıklarıyla birlikte faydalı olursa hayırla yâd edilir ve “tarih yapar”, tam aksine zararlı olursa o zaman da beşikten mezara kadar herkes ona dümdüz gider ve “tarih olur”. İşte burada haklı – haksız ayrımı ortaya çıkar. Ancak tarihi anlamak – okumak ve kıyas yapmak; övmekle, sövmekle olmaz, olmamalıdır.
Tarihi yazan, tarih yapana sadece ilmi açıdan saygı duyar ama zulüm / katliam yapan ve kan – gözyaşı döktüren, adını altın harflerle yazdırmak varken lanetle anılan – tarih olan kişilerle ilgili tarihsel anlamda bir şeyler yazdığınız / eser kaleme aldığınız zaman bundan hayırla yâd edemez ve saygı da duymazsınız, duymamalısınız. Sırf tarih ilmiyle haşır neşir oluyorsunuz diye saygı beklemek boşa kürek çalmaktan başka bir şey değildir.
Övünülecek tarihi, devlet kuran – devlet yıkan liderlere sahip olmayan, geçmişe dönüp baktığınız zaman utanılacak – sıkılacak ve özür dilemek zorunda kalacağınız olayların mirasçısı değilseniz gururla başınızı göğe doğrultarak göğsünüzü gere gere tarihinizden – geçmişinizden bahsedebilirsiniz. Tam tersi bir durumda size kötü miraslar bırakan kişilerin yer aldığı bir tarihe sahipseniz işte o zaman da o sebep olanlara saygı duymaz, onlardan iyi bahsetmez ve gerçeklerle yüzleştiğinizde de “yalan söyleyen tarih utansın” dersiniz. Sırf bu yüzden bile “tarih, her türlü pisliğinizi atacağınız babanızın çöplüğü değildir!” desek yeridir!...
Wolter’in deyimiyle “Tarih; Kralların, generallerin çiftliği değil, milletlerin tarlasıdır. Her millet, geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte de onu biçer.” Friedrich Hegel’de “Tarihten aldığımız tek ders, tarihten hiç ders almadığımızdır” diyerek haklılığımızı ortaya koymuştur.
Tarih yazmak yerine tarih olmak istemiyorsanız; olduğunuz devire hayırla imza atmanız, insanlığa – ilme faydalı şeyler yapmanız elzemden öte farzdır. (Bu arada, dilimden düşürmediğim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır.” Hadisi şerifi benim için hayatım boyunca en büyük düstur olmuştur.) Hele hele adına “insan” denilen meçhulü yönetecek ve onu her anlamıyla zapt ü rap altına alacaksanız, işte buna göre davranmak ve tarihin ışıklı sayfalarında yer almak zorundasınız yoksa saniyesinde “tarih” olursunuz!...
Tarih; doğru yazıldığı kadar doğru da okutulması – öğretilmesi gerekir. Resmî ideolojinin temsilciliğini yapan (sahibinin sesini yansıtan), dönemsel iktidara, vesayet etkilerinde olan şakşakçı zihniyetlere göre tarih öğretilmez. Böyle bir zihniyetle öğretilmeye çalışılan tarih; övmekle – sövmek arasında sıkıştırılıp bırakılır. Tarih doğru öğretilmezse - rahmetli Mustafa MÜFTÜOĞLU’nun da dediği gibi – “yalan söyleyen tarih utansın” der, geçeriz.
Tarih; millet, devlet ve halkların ortak hafızasıdır. Sevabını paylaşırken günahını reddetmek, tarihe duyulabilecek en büyük saygısızlıktır. Tarih; herkesin at koşturacağı bir mera alanı, bataklık – çöplük ise hiç değildir. Bu anlamda geçmişini bilmeyen, hafıza ve havsalasını kaybedenler; adına “tarih” dediğimiz o dehliz – dipsiz kuyuda çöp olur ve sonsuza kadar yok olup giderler.
Utanılacak – sıkılacak ve gocunulacak tarihi olanlar, üzerinden asırlar geçse de bununla yüzleşmek ve hesabını vermek zorundadırlar. Katliam, zulüm, kan – gözyaşı döktüren devlet ve milletlerin tarihi silinmeyen kara lekelerle doludur. Şan – şeref tablosu yıldızlarla dolu olan biz Türkler ise; haklı olarak tarihimizle – geçmişimizle hep gurur duyduk, övündük ve günümüze kadar gelme sebebimizi de bu gerçeğe borçluyuz.
Atasına saygı ve sadakatle bağlı olan bir millet, gelecek nesline utanılacak bir tarih – miras bırakmaz. Doğru ve emin yolda yürüyerek şan ve şeref tablomuza yeni yıldızlar ekleyelim ve haykıralım;
“Biz varsak, dünya vardır!...”
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK