Bist

14.259,90

$

Dolar

44,8793

Euro

52,8737

Altın

7.011,23

£

Sterlin

60,7238

Bitcoin

$98,542

Bist

14.259,90

$

Dolar

44,8793

Euro

52,8737

Altın

7.011,23

£

Sterlin

60,7238

Bitcoin

$98,542

Makale 26.04.2026 9 dk okuma

Manevi dünyamızın mimarları; öğretmenler ve imamlar

Paylaş:

Toplumun sinir uçlarını zıplatacak, infiale sebep olacak olaylar yaşandığı zaman ortamı sakinleştirecek, ilk başvurulacak, sığınılacak liman olarak “eğitim camiası” görülür ve bu camianın sessiz neferleri olan öğretmen ve imamlardan medet umulur. Her seferinde bu camiayı eleştirirken sürekli olarak verdikleri “eğitim” in eksikliğinden bahsediyorsunuz ama ara sırada da olsa boy aynasına bakmayı aklınızın ucundan neden geçirmiyor ya da ihmal ediyor, “eğitim” i neden sadece öğretmen ve imamların sorumluluğunda olan bir olgu olarak düşünüyorsunuz?!...

Eğitim ama nasıl bir eğitim;

Eş seçimiyle birlikte ana rahminden başlayan hatalar silsilesini takip eden, beşiğe sıçrayıp okula ve oradan da “suç makinesi” ne dönen çocukların topluma salınmasına kadar olan süreçte ebeveynlerin yetersizliği ve yetmeye çalıştığı ama yetmediği yerlerde takviye amaçlı alınan / alınması gereken okul ve dinî eğitimler ne olacak? Okul ve camilerde alınan, öğretmen ve imamlar tarafından verilen / verilmesi gereken eğitimler ya da sonuçları ne olacak? Suça itilen – sürüklenen çocuklar, suç makineleri, akran zorbalığı, saygı - sevgi – hürmet – edep – ahlâk gibi “değerler” in yerlerde sürüklendiği veya gezdiği bir ortamda tek suçlu çocuklar mı?!..

“Vurun abalıya!” misali hep çocukları suçladık, suçladınız. Hanginiz bu çocukları karşınıza alıp da konuştunuz, seslerini – sorunlarını ve çözüm önerilerini dinlediniz, onları kendi döneminize göre değil de kendilerinin dönemine göre yani “zamane” diye başladığınız döneme göre neden dinlenmelerine fırsat vermediniz, hadi diyelim fırsat verdiniz de olmadı mı?

Dönelim kendi çocukluğumuza;

Dinî, ilmî, manevî, dünyevî eğitim ve değerlerin öğretilmesi konusunda en büyük destekçimiz ailelerimizle birlikte öğretmenler ve imamlarımızdır. Biri pozitif ilimleri öğretip dünyamızı şekillendirirken, diğeri de “din” başta olmak üzere manevi ilimleri öğretir hem dünyamızı ve hem de ahiretimizi şekillendirir.

Soruyorum, sizin için; dünya mı, ahiret mi yoksa her ikisi de mi gereklidir? Cevabını ben size vereyim;

Sadece dünyayı düşünüp materyalist – kapitalist alemin bir parçası olup maneviyatı - ahireti boş veren, sadece ahireti düşünüp inzivaya çekilen - dünya işlerinden el etek çeken Budistler gibi izbe yerlerde yaşamayı amaç edinip dünyayı boş veren olmamak adına her iki dünyayı da düşünmek ve kıldan ince olan o ince çizgiyi iyi ayarlamak gerekiyor.

Çocukluğumuzda korku ve saygıyla karışık bir şekilde öğretmen ve imamlardan çekinir, “bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum!” inancından ötürü öğrettiklerinden dolayı hürmet eder ve bir dediklerini de iki etmez, ettirmezdik. Yaşlısı – genci, çoluğu – çocuğu herkes öğretmene ve imama karşı el pençe durur, maddi ihtiyaçlarını – kaldıkları lojmanların bakım ve onarımını, kışlık yakacaklarını karşılardı. Zaten köylerde imam ve öğretmenlerden başka memur – akil insanlar da (bazı köylerde “ormancılar” vardı. Bizim köyümüz “orman köyü” olmadığı için biz de “ormancılar”) olmazdı.

İmam ve öğretmenler oldukları yerlerden tayinleri çıkıp başka yerlere gittikleri zaman herkes cenaze olmuş gibi hüngür hüngür ağlar ve travmayı da kolay kolay atlatamazdı. Kendimden biliyorum; Halen görüştüğüm ilkokul öğretmenlerim Yavuz – Tülay GÜNERHAN hocalarım Rize’deki köyümüzden Kastamonu – Bozkurt – Tercan Köyü’ne tayinleri çıktığı zaman başta anam olmak üzere akraba ve köylülerimizin nasıl ağladıklarının görüntüsü halâ gözümde canlanır, durur.

Neden biliyor musunuz;

Bu gün zulme uğrayan, canice bir şekilde şehit edilen beğenmediğiniz o öğretmenler var ya, yıllar yıllar önce okuma – yazma kursları düzenler, en az bir enstrüman çalmasını – kullanmasını öğretir, el ve işleriyle ilgili halk eğitim kurslarında görev alırlar, birlik ve dirliğin sağlanması ve korunması konularında hep önde olur, milli günlerde - bayramlarda - seyranlarda – tiyatrolarda ve sair her türlü organizasyonlarda “düzenleyen” kişiler olurlardı. Biz bu günlere bu şekilde getirildik!...

Uzun süre köyümüzde imamlık yapan ve emekli olduktan sonra da bir müddet daha görevine devam eden kilosundan dolayı da yöresel şiveyle “yiri hoca” lakabıyla anılan merhum Oflu Mehmet ŞANLIER hocamızın bıraktığı izleri kim unutabilir?!... Kaldı ki bu hocamız; hastalara serum takar, veterinerlerin (eskilerin diliyle baytarların) kullandığı cinsten olan kalın – büyük enjektörle iğne yapar, tansiyon ölçer, herkesin her derdine koşardı!...

Bizim manevi mimarlarımız böyleydi. O günleri hayırla yad ediyorsak, sebebi; bizim çok “duygusal” olmamızdan değil, onların çok iyi olmasından – iyi bir eğitim vermesinden – maneviyatı şekillendirirken huzurdan / birlikten – dirlikten başka bir şey düşünmemelerinden kaynaklanıyordu.

Kendi adıma konuşmam, söylemem gerekirse;

Okul eğitimi anlamında bir şeyler öğrendiysem bunun alt yapısını – temelini atan Yavuz ve Tülay hocalarım, dini eğitim anlamında da bizi donanımlı hâle getiren rahmetli Oflu Yiri Hocamız’dı. Allah hem onlardan ve hem de bu uğurda nesli yetiştirenlerden razı olsun.

Dönelim mi günümüze;

Öğretmenler, aldıkları bilgileri – kendi donanımlarını öğrencilerine aktarırken onları “birer faydalı birey – nesil olsunlar!” diye yetiştirir. Hiçbir öğretmenin kendi maddi imkansızlığını ön plana çıkartarak öğrencisini yetiştirmemek – bir şey öğretmemek gibi bir düşünceleri olmaz, olamaz, “görevinin yüceliği” itibariyle de olmaması lazım. Ancak öğrencinin öğrenme istek – heves ve azmi olmaması, ebeveynlerin sırf “kulak çekti – bir iki tokat attı” (şiddetin hiçbirini tasvip etmiyoruz) diye öğretmenlere saldırması – fizikî olarak darp etmesi de doğru değildir. Bu, eğitim camiasına yapılan – yapılacak olan en büyük yanlıştır.

Sizler ebeveynler olarak şiddet uygulasanız bile söz geçirtemediğiniz – terbiye veremediğiniz çocuklarınızı, öğretmenlerimizin zapt etmesini – bir heykeltraş gibi şekillendirmesini bekliyorsunuz, çok beklersiniz. Öğretmenler de durum böyle de imamlar da farklı değildir. Eski usullerle öğrenmeye çalıştığımız Kur’an ve dini bilgiler halâ hafızamızdaki tazeliğini koruyor – saklı duruyorsa bunları sadece kendi istek – heves ve azmimizden dolayı bu günlere kadar getirmedik!...

Hep kötülüğünden bahsedilen ama faydalanılmak istenildiğinde “sosyal” leşmenin zirvesini yaşayacağımız sanal medyada yer alan Tülay ve Yavuz GÜNERHAN hocalarımın paylaştığı bir serzenişten devam edelim mi;

“Öğretmenlere sahip çıkmadan geleceğe çıkamazsınız.

Disiplin yok, yaptırım yok, ceza yok.

Uyarmak yok, bağırmak yok, müdahale yok.

Sınıfta kalmak yok, okuldan atmak yok, sicile işleme yok.

Sonra da soruyoruz; “Bu nasıl oldu?”

Ne bekliyordunuz?”

Günümüzde camilere verilen eğitimlere, Kur’an kurslarında öğretilenlere ve “en büyük kütüphane” olan elimizdeki cep telefonlarına baktığımız zaman “bu devirde din cahili kalmak” tamamen insanların akılsızlığı – isteksizliği ve ihmalkârlığından kaynaklanır yoksa öğrenmek isteyen herkes amacına ulaşır. Hani eskilerin de dediği gibi “aşıklıya Bağdat yakındır!”.

Evet, çocuklar için en iyi öğretmen – imamların “ebeveynler” olduğunu ve sonrasında da okuldaki öğretmen ve camilerdeki imamların buna takviye olarak eğitim dünyamızda yer aldığını bilerek toplumun manevi sıkıntılarını çözme, birlik – dirlik sağlama konularında birbirimize yardımcı ve buna göre geleceğimizi şekillendirerek “Asım’ın Nesli” nin önündeki engelleri kaldırmış olalım!...      

Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK         

 

Etiketler: