Son birkaç yıldır toplumumuzda meydana gelen olaylar neticesinde suça itilen ve sürüklenen çocuklara “suçüstü” yapılıp yakalanıldıkları zaman “tek suçlu” bunlarmış gibi muamele ediliyor, “suç makineleri” olmakla suçlanıyor ve gelecekte faydalı olması beklenilen nesil kazanılmadan kaybediliyor. “Siz gülsünüz, çocuklarınız da diken!”, öyle mi?!...Vurun, vurun, abalıya vurmaya devam edin!...
Her çocuk, işlenmemiş bir cevher gibidir. Bu cevher; Aile – ebeveynler, okul – öğretmenler, cami – imamlar ve toplum – halk tarafından “iyi” eğitilir ve yetiştirilirse “pırlanta”; “kötü” eğitilir ve yetiştirilirse “teneke” ve akabinde de “çöp” olur. Her cevher; her ustanın elinde aynı şekli almaz, “değer” kazanmaz. Öyleyse soruyorum sizlere; Hangi ebeveyn, gözlerinden bile sakındığı evlatlarının “çöp” olmasını ister?!...
Başta ABD olmak üzere Avrupa ve dünyanın birçok noktasında okullarda işlenilen ve neredeyse toplu ölümlerle sonuçlanan olayları gördüğümüz zaman seyredip geçerdik ve hatta bazıları içinden “oh!” bile diyordu. Neden? Çünkü, bize göre devletler; yaşattıkları üzerinden cezalandırılmalı ve onu destekleyen halkları da ektiklerini biçmeli, yaşattıklarını yaşamalıydılar. Gerçekten de idarecilerin günahını günahsız - zavallı – masum çocuklar mı çekmeli? Ayrıca “çocuk” olmaktan başka bir suçu (!) olmayan ve dünyanın her türlü pisliğinin – günahının faturasını ödeyen çocuklar; böyle bir acıyı çekmek ve yaşamak, dünyanın her yerinde katledilmek - hunharca öldürülmek, aç ve açıkta bırakılmak, büyüklerin (!) sebep olduğu yanlış idare ve politikaların ızdıraplarıyla yüzleşmek zorunda mıdır?
ABD, Avrupa ve dünyanın sair devletlerinde meydana gelen olayların aynısı kapımızı çalıp iş başa düşünce bizler de idarecilerin günahını mı çekiyoruz yoksa herkes üzerine düşeni yapmadığı için bir yerlerdeki hataların – günahların sonucunu mu yaşıyor, çocukları da bunlarla mı yüzleştiriyoruz?!... Cinayetle biten ve infiale sebep olacak iken alınan tedbirler sayesinde frenlenen olaylar, bize “gelecek” adına daha radikal tedbirler almamızı gerektiriyor. Lafla peynir gemisinin yürütülemeyeceği bu kadar aşikâr iken daha kalıcı / yaptırımı daha yüksek cezai müeyyideler uygulanmazsa; bizler çok daha ağlar, dizlerimizi döver ve “ateş düştüğü yeri yakar!” edebiyatını da yapmaya devam ederiz.
Hiçbir birey annesinin karnından dünyaya “yetişkin” olarak gelmedi, hepimizin bir bebeklik – çocukluk ve gençlik dönemi oldu. Çağlar, imkânlar ve teknoloji / iletişim ne kadar değişiklik arz ederse etsin herkesin dönemi kendine göre iyiydi ama bazı şeylerin modası geçmez; Eğitim de bunlardan bir tanesidir. Hafızamızı – anılarımızı biraz kurcalayarak geçmişle gelecek arasında bir köprü kuralım ve bir kıyas yapalım mı;
Bizim zamanımızda eğitim – terbiye metotları çok farklıydı. Ağlayan bir çocuğu susturmak için tatlı şuruplara batırılan emzikler ağızlara sokulur ve “kandırılarak” (!) susturulmaya çalışılırdık. Bugün artık ağlayan çocukların ağızlarına emzik sokulmuyor bunun yerine onların ellerine tablet – cep telefonları veriliyor ve susmaları için de televizyonların karşısına oturtuluyorlar. 3T (telefon, tablet ve televizyon) sayesinde çocukların taptaze – diri dimağları masum gözüken ama hiç de masum olmayan şiddet – silah – cinayet içerikli oyunlarla esir alınıyor. O çocuk belki o anda susar ama ilerleyen zamanlarda size bir “şiddet adayı” çıkar ve yaptıklarından da onu suçlayamazsınız. Temeli bozuk atılan ve sağlam olmayan bir binanın çatısını altınla kaplasanız ne olur? Ayrıca “Ne ekersen, onu biçersin!” diyenler de aptal değildi. Biz kendimizden biliyoruz; Yaramazlık – aksilik yaptığımız zaman bırakın şamar yemeyi bize doğru ok gibi fırlatılan bakışları gördüğümüz zaman kaçacak delik arar, sus pus olurduk!...
Ebeveynler!... 1 yaşında bile olmayan evlatlarınız “sussun, yaramazlık yapmasın!” ve sizler de o aralar farklı şeylerle (kaçırmadığınız diziler – kadın / yemek programları, bir türlü içinden çıkmadığınız sosyal medya adresleri, sabahtan akşama kadar oynadığınız oyunlarla) meşgul olun diye çocukların ellerinde tutuşturduğunuz telefon – tablet ve karşılarında oturup seyrettikleri televizyon programlarıyla çocuk yetiştirilmez, yetiştirilemez.
Ben kendimden biliyorum; bir zamanlar eve sokulması – konulması ve izlenilmesi “günah” (toplumun yaşadıklarına bakılınca demek ki o dönem insanının haklı sebepleri varmış) sayılan televizyonu rahmetli babam ben liseden mezun olduğum sene almıştı. Hatta onu bile alırken rahmetli dedemle bayağı bir sürtüştüğünü bugünkü gibi hatırlarım. Babam o televizyonu bir akrabasının düğün çeyiziyle birlikte aldığını ve tarihinde 02 Aralık 1990 olduğunu bu günkü gibi hatırlarım. Size belki boş bir bilgi / hatıra olarak gelecek ama şu an yerinde duruyor mu bilmiyorum televizyonu Rize’nin İyidere ilçesi Hazar Mahallesindeki “Vestel Bayii Uzunlar Ticaret” ten aldığını ve geçmiş yıllarda onun her önünden geçişindeki mutluluğumu hiç unutmam. O yaşıma rağmen bendeki sevinci varın siz hesap edin, çünkü; televizyon izlemek için kimsenin evine gitmeyecek, o meşhur dizileri kendi evimizde izleyecektik. Tekrar kıyas yapalım; 17 yaşında lise mezunu bir genç nerede, 1 yaşında bebek nerede. Bunu da siz hesap edin ama iyi hesaplayın olur mu?!...
Çocuklarımızı 3T’nin esaretinden kurtarmamız ve sık aralıklarla evlerden uzaklaştırıp toprakla buluşturmamız lazım. Çocukların park, bahçe ve oyun alanlarında düşe kalka oyun oynamaları ve vücutta toplanan biriken fazla enerjilerini toprağa iletmeleri gerekir, ki toprak çok iyi bir enerji çeker ve hapseder. Düşünsenize bir kere; evinizdeki elektrikli araçlarınız – makineleriniz yanmasın diye sorduğunuz “topraklama tesisatı” nı çocuklarınız için niye sormuyorsunuz ya da düşünmüyorsunuz? Boşuna gülmeyin; Vücutlarında biriken fazla enerjiyi toprak ya da fiziksel oyunlarla atamayan çocuk, daha hırçın – kavgaya daha müsait bir yapıya sahip oluyor ve art niyetli kişilerin elinde de “suç makinesi” ne dönüşüyor. Çocukların fiziksel olarak yorulması – çamurlanması – düşmesi / kalkması ve ruhsal olarak da temiz hava alması lazım. Biz çocukluğumuzda; sabahtan akşama kadar dışarlarda oyun oynar, meyve ağaçlarında çeşitli meyveler toplar ve akşama zılgıt yiyeceğimizi bile bile çamurlanıp gelirdik, bırakın çocuklarınız çamurlansın!...
Çocuklar, başta ebeveynler dediğimiz anne – babaları olmak üzere ailesi, komşusu, çevresi ve hülasa her kimse büyüklerinden korkacak, saygı ve hürmet gösterecek, aynı şekilde de büyükler de çocukları her türlü tehdit ve tehlikeden koruyacak ve sevecek, sadist ruhlu – art niyetli insanları çocuklarımıza yanaştırmayacaktır.
“Çocuk, boş kaba – kavanoza benzer!” dedikçe birileri bu kabı – kavanozu yaparken çatlattı ve içine koyduğu her şeyin sızmasını da seyretti. İşte bu sızmaya bir an önce son vermek ve “gelecek” adına faydalı bir nesil bırakmak için elimizden gelenden fazlasını yapmamız gerekiyor. Bunu yapmak, sanıldığı kadar zor değil!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK