“İttihat ve Terakki” zihniyetinin devamı olarak kurulan ve sonrasında da “tek başına” (!) yeni Türk devletinin şekillenmesinde aktif rol alıp kuruluş ve devlete hâkim olma aşamalarında da geçmişi sabıkalarla dolu olan (Meclis koridorları ve dışında suikastlarla mebus (milletvekili) öldürten, Anadolu’nun değişik yerlerinde kendilerine karşı çıkan muhalif sesleri asarak – vurarak ortadan kaldıran), “devlet kuran parti” olmakla övünen ve Halk Fırkası’nın gömlek değiştirmiş haliyle karşımıza çıkan Cumhuriyet Halk Partisi’nin trajikomik tiyatro ve komedyalarını izlemeye devam ediyoruz.
Atatürk, silah ve dava arkadaşlarıyla birlikte kurup ölene kadar yönettiği Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni; devlet kadrolarına değil, CHP kadrolarına bırakmış ve bu kadrolar kendi kafalarına göre “resmî” bir ideoloji oluşturmuş ve bunu zulme dönüştürerek 1946 yılında “çok partili” siyasetin hayatımıza girmesine kadar devam ettirmişti. Atatürk’e rahmet okutan icraat ve “dinsizlik” noktasına getirilen laiklik uygulamalarıyla birlikte halka zulmeden CHP zihniyeti; devlet idaresini kendi iç dünyalarındaki ideolojilerle şekillendirmiş, “altı ilke” yi “altı ok” haline getirip milletimizin böğrüne saplamış ve yetmiyormuş gibi bunlara “resmî ideoloji” kılıfı giydirilerek anayasal garantiler sağlanmıştı.
1946 yılındaki çok partili hayatla tanışıp akabinde 14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimle birlikte DP (Demokrat Parti) “Yeter Söz Milletindir” deyip oyların %55.2’sini alarak 27 yıllık CHP iktidarını sona erdirmiş, böylelikle “Millî Şef” İsmet İNÖNÜ görevini Cumhurbaşkanı Celal BAYAR’a ve “tek partili iktidar” ın sahibi olan CHP’li başbakan Şemsettin GÜNALTAY’da görevini Adnan MENDERES’e teslim ederek bir devir kapanmıştı. İki cümleyle “özet” olarak geçtiğimiz 27 yıllık bu süreç, zannedildiği kadar da kolay olmamış ve bir halk inim inim inletilmişti.
Tarihe geri dönerek devam edelim;
1946 çoklu siyasi parti döneminden ve iktidarların yer yer el değiştirmesinden sonra – iktidarda olmasalar bile – ordu ve yargı kurumlarını kendi zihniyetlerinin palazlanması için “yuva” edinip buraları “vesayet” aparatı - “baskı aracı” olarak kullanan, başta vesayet – darbeler olmak üzere hiçbir anti demokratik uygulamayı kabul etmeyen milletimize yer yer aba altından sopa gösteren, yedikleri kuyruk acısını çıkartabilmek için başbakan ve bakanları astıran, hapishaneleri yıllardır “zindan” a ve zindanları da Medrese – i Yusufiyye’ye çevirten / mahkûmlara ve mahpuslara olmadık zulümler yaptıran CHP zihniyeti; sebep olduğu “sağ” – “sol” kavga ve çatışmalarından sonra bir daha iktidar yüzü görememiş ama akıllarınca görevlerini 12 Eylül ürünü olan yandaş askerlerine bırakmışlardı, ta ki 1983 seçimlerine kadar…
CHP zihniyeti ve zulmünden kurtulmak için - Mehmet Âkif ERSOY’un da “Bunaldı milletin afakı (ufku), bir sabah ister.” demesi gibi - “son çare” olarak görülen 1983 seçimleriyle birlikte bu milletin “sağ kesim” i, “kendinden” gördüğü ÖZAL’lı yıllarla tanışarak bir taraftan kangren haline gelen resmî ideolojiye kafa tutmayla uğraşırken diğer bir taraftan da siyasî – ekonomik – dinî alanlarda toplumu huzura / refaha ve felaha kavuşturmanın yollarını aramıştır. Bunlarda da kısmen başarılı olunmuş ve sonrasında da “koalisyonlu dönemler” e tanıklık etmiştik.
31 Ekim 1989 tarihinde cumhurbaşkanı olan Turgut ÖZAL’ın liderliğini bırakmasıyla birlikte hızlı bir şekilde oy kaybeden ANAP, 20 Ekim 1991 tarihinde yapılan genel seçimler sonrasında iktidarda yer alamamış ve ülkemizin geleceği koalisyonlarla heder edilmişti. 1991 – 2002 yıllarına kadar koalisyonla yönetildiğimiz bu süreç içerisinde; 49 ve 50. Hükümetlerde DYP (Doğru Yol Partisi)’yle koalisyon yapan SHP (Sosyal Demokrat Halkçı Parti) sonrasında CHP’yle birleşip 52. hükümette de yer alarak sol zihniyeti temsil etmiş ve yine kısmen de olsa vesayet etkileri alttan alta kendisini göstermişti. Sonraki 55 ve 57. koalisyon hükümetlerinde yer alan DSP (Demokratik Sol Parti), CHP’nin pabucunu dama atarak hükümetlerdeki “sol kesim” i temsil etmeye çalışmış ve bildik o “karanlık günler” e şahit olmuştuk.
31 Ekim 1989’da göreve gelip 17 Nisan 1993 tarihinde Turgut ÖZAL’ın ölümüyle noktalanan cumhurbaşkanlığı koltuğuna Süleyman DEMİREL’in seçilmesiyle birlikte koalisyon ortağı olarak yer alan SHP ve daha sonra bu partiyle birleşip CHP çatısı altında “sol” u temsil etmeye çalışan zihniyet, bazen Meclis’te muhalefet olarak görev yapmış ve bazen de Meclis dışında kalarak siyasi anlamda boyunun ölçüsünü almış ama milletimiz hiçbir zaman bu partiye “tek başına iktidar olma” görevini vermemiştir. Çünkü bu millet bilir ki, CHP demek; “resmî ideoloji” demek, resmî ideoloji demek de “zulüm” demekti. Bu zulümle bir daha karşılaşmak istememiştir.
SHP veya sonrasında birleştiği CHP’yi yedeğine alan, koalisyonuna ortak eden sağ ve millî görüş partileri de “tek başına” bir daha iktidar olamamıştı. Milletimiz; koalisyonlarla, ekonomik krizlerin sebep olduğu devalüasyon – intihar, endişeli bekleyişler ve gelecekten ümit kesme gibi olayları yaşamama adına bu parti ve zihniyeti hiçbir yerde hiçbir şekilde görmek istemedi.
14 Ağustos 2001’de kurulup 03 Kasım 2002 seçimlerinde “tek başına” iktidar olan ve iktidarını çeyrek asra doğru götüren AK Parti; bir taraftan darbe – muhtıra – terör gibi anti demokratik uygulamalarla uğraşırken, diğer bir taraftan da deprem – sel – yangın gibi afetlerin yıkıcı sonuçlarıyla karşılaşmış bunlarla mücadele etmeye çalışmıştı. Ancak uzun süreli iktidarın bir sonucu olarak da bu iktidar süreci içerisinde bazıları şımarmaya, yanlış yapmaya ve adaletsiz davranmaya başlamış, buna da güç zehirlenmesi – metal yorgunluğunun sebep olduğu dile getirilmişti. Yanlış, her yerde yanlıştır. Sağ siyasetin en büyük yanlışı da bu yaklaşım oluyor.
2012’de başlayıp 15 Temmuz 2016’ya kadar devam eden ve sonrasında da kavga ve çatışmalara dönen cemaatlerle iktidarın ilişkileri farklı bir boyut kazanmış “açılan alan” ı (!) doldurmak için muhalif partiler cemaatlere yanaşmış, 2018’de getirilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle birlikte de ittifakların kurulması, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden itibaren birçok büyükşehir ile 31 Mart 2024 yerel seçimlerini Millet İttifakı / 6’lı Masa’nın en büyük ortağı olan CHP’nin kazanması, birilerini, en azından kalelerini kaybeden AK Parti’yi düşündürmek zorundadır.
14 Mayıs 2023 seçimleriyle birlikte “millet ittifakı adayı” olarak Kemal KILIÇDAROĞLU’nu cumhurbaşkanı ve İBB Başkanı Ekrem İMAMOĞLU ile ABB Başkanı Mansur YAVAŞ’ı cumhurbaşkanı yardımcısı olarak seçtiremediği için parti içerisinde kavgaya tutuşulan CHP’de “değişim rüzgârları” (!) esmeye ve Skype üzerinden de “zoom” lu toplantılar yapılmaya başlanmış, kazanılan belediyeler üzerinden elde edilen rantlarla birlikte satın alınan kongre sonucunda parti yönetimi de ele geçirilmişti. Ortaya çıkan bu tabloyla birlikte kendi partililerine “arkadan hançerlediler!” diyen KILIÇDAROĞLU, boş durmamış, kapalı kapılar ardında kendi oyununu sahneye koymaya çalışmıştı.
Delegelerden para alınarak – rüşvet verilerek – kadro ayarlanarak alınan oylar, aday gösterilmeyen mevcut belediye başkanlarının şikâyetleri, belediyelerde dönen rüşvet çarkları – ihale yolsuzlukları, belediyeleri rant kapısı yapıp kısa sürede zenginleşmek isteyen başkanlar ile bunların aile / akraba ve yakın çevrelerinin yaptıkları ayyuka çıkınca, kazanılan “kongre” ye şaibe bulaşmış ve hukuki süreçler başlatılmıştı ve böylelikle CHP içerisindeki yönetimin meşru ve legal olmadığı hukuken ispat edilmiş, mutlak butlan kararının çıkmasıyla birlikte KILIÇDAROĞLU görevine iade edilmişti. Demokrasi ve Türk siyasetinin geçmişiyle uyumlu olmayan, CHP gibi yüz yıllık – devlet kuran bir partiye yakışmayan hatalar silsilesine daha doğru bir ifadeyle çocukların bile oynamayacağı bir tiyatro sahnesine şahit olduk.
2019 da tekrarlanan İBB seçimlerine yapılan müdahaleler de bir “üst akıl” aranılması ve halen daha bunun çözülmemiş olması kafalarımızdaki sorulardan biri iken ve 14 Mayıs 2023 genel seçimlerini kazanamadıkları için değişim rüzgarlarını estirirken “resmî ideoloji” yi yansıtan CHP, kendi pisliklerinden arınmak için başlattığı eylem – söylem ve TV ekranlarındaki belden aşağı muhabbetler, milletimizin midesini bulandırmakta, hem CHP içerisindeki siyasiler ve hem de kemikleşmiş oy verenlerin dışında kalan ama son seçimlerde CHP’ye oy verenler “verilmiş sadakamız varmış!” diyerek içten içe seslerini yükseltmişlerdir. İç muhasebeyle baş başa kalmak, izbe – karanlık yerlerde vicdanınızın sesini dinlemek, “insan olma” nın olmazsa olmazlarındandır.
Hataların bilindiği – yargı kurumları tarafından “suçlu” bulunduğu halde kurucu “resmî ideoloji” nin devamı olan CHP’nin başına gelenlerinin sebebi yine CHP’lilerdir. Bu sürecin “devlet aklı” tarafından yönetildiği dillendirilmekte, ilgili – yetkili – etkili devlet adamlarına suçlar isnat edilerek adres / hedef şaşırtılmaktadır. Kendi kendinize yaptığınızın cezasını – faturasını başkasına kesemezsiniz, hoşşt başka kapıya!...
CHP ve avenesiyle ilgili defalarca yazdık, söyledik; Sizin partinize – ittifakınıza – 6’lı masanıza ve bu masada olan yeni partilere FETÖ musallat olmuş, içinize FETÖ kaçmış. FETÖ, AK Parti’den alamadığı – bulamadığı her şeyin açığını sizlerle kapatmaya çalışmış ama biz söyledikçe siz kulak arkası ettiniz ne zaman ki yumurta bir yerlerinize dayanmış işte o zaman kuyruk acısı yiyip cıyaklamaya başladınız artık bunun da kimseye bir faydası yoktur!...
Devlet ve kurumlarının başka bir işi yok da sizi dizayn etmekle mi uğraşacak? İçte bu kadar hain ve işbirlikçi, dışta da bu kadar çok düşman varken – bunlarla uğraşılıyorken bir de sizi mi “düşman” (!) olarak karşısına alacak ya da sizler düşman olarak “devlet” i mi seçeceksiniz? Bilhassa son zamanlarda konuştuklarınız ve yaptıklarınızı beşikteki bebek bile yapmaz, konuşmaz. Bu ne cehalettir, bu ne aymazlıktır, bu ne devlete – demokrasiye saygı duymamaktır, bu ne kuruluş ilkelerinize karşı saygı göstermemektir, tüm çıplaklığıyla ortada duran doğruları kabul etmemektir, tek kelimeyle; YAZIKLAR OLSUN!...
Bizim komşu köyde anlatılardı;
Çocuğun birisine para lazım olduğu zaman dayısına “dayı!” diye hitap eder, dayı para vermediği zaman da aynı çocuk dayısına lakabıyla “Kara Mehmet!” diye seslenirdi. Dayı da yeğenini çağırır ve şöyle derdi; “Uşağum!... Bir karar ver; Dayı mı, kara Mehmet mi?!...” Biz de şimdi CHP’lilere sesleniyoruz;
Ya “resmî ideoloji” ya da “devlet aklı”, karar verin. Peşin peşin de ilave edelim;
Bize göre size, devletin; ne aklı ve ne de kendisi hiçbir şekilde değmedi, dokunmadı ama devlet aklını dinleyecek olursanız; devlete – kurumlarına – askere – yargıya – milletimize saygıda kusur etmeyeceksiniz, ederseniz de sonucuna katlanırsınız!...
Günay Ertan Akgün/TİMETÜRK