İnsan öldürmenin gerekçesi olama ama toplumun sinir uçlarıyla bu kadar oynanırsa, bir yerden sonra insanlar birbirine tahammül edemez hale geliyor…
Bıçağı olan, doğruyor, silahı olan kurşun sıkıyor…
Geçtiğimiz gün Manavgat’ta bir ormancı üç kişiyi gözünü kırpmadan öldürdü…
Başka bir olayda bir şahıs iki polisi katletti… insan öldürmek sıradanlaştı…
Trafikte insanlar birbirini eziyor, hastanelerde doktor dövülüyor, okullarda öğretmenler hedef oluyor, sosyal medyada insanlar birbirini parçalamak için fırsat kolluyor.
Artık insanlar konuşmuyor, konuşamıyor…
Patlıyor adeta… Haklı çıkma tutkusu esir almış haklı çıkabilmek işin yalanda söylüyor. İftira da atabiliyor…
Bugün Türkiye’de yaşanan mesele sadece “asayiş” meselesi değildir.
Bu, aynı zamanda bir ruh hali meselesidir.
Bir toplumsal yorgunluk, biriken öfke, geçim baskısı, yalnızlaşma, kutuplaşma ve güvensizlik krizidir.
Artık insanlar konuşmuyor… öldürüyor...
Bir zamanlar “öfkelendi” dediğimiz insan profili, bugün “öldürdü” haberiyle karşımıza çıkıyor.
Çünkü toplumun psikolojisi bozuldu.
Mesele sadece ekonomi değil. Sadece siyaset değil.
Sadece adalet de değil.
Bunların tamamının üst üste binerek oluşturduğu ağır bir sosyal çöküntü hali var.
İnsanlar artık sürekli diken üstünde yaşıyor.
Kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen, evladının geleceğinden korkan, adalete güvenini kaybeden, her gün televizyonlarda kavga, hakaret, tehdit izleyen bir toplum sakin kalamaz.
Siyasetin dili yıllardır toplumu geriyor.
Televizyon ekranlarında herkes birbirine bağırıyor.
Muhalefet başka bir öfke dili kullanıyor, iktidar başka bir sertlik dili…
Sosyal medya ise adeta dijital bir linç meydanına dönüşmüş durumda.
Kimse birbirini dinlemiyor.
Herkes karşısındakini düşman görüyor.
Bunun sonucunda ne oluyor?
En küçük tartışmada insanlar silaha sarılıyor.
“Gık” diyeni vuruyoruz artık.
İşte tam bu noktada devletin, üniversitelerin, STK’ların, kanaat önderlerinin ve medyanın topyekûn bir toplumsal seferberlik başlatması gerekiyor.
Türkiye’de devam eden büyük projeler elbette durmamalıdır.
Yollar, savunma sanayi yatırımları, enerji projeleri, şehir hastaneleri, sanayi yatırımları devam etmelidir.
Çünkü güçlü devlet yalnız güvenlikle değil üretimle de ayakta kalır.
Ama aynı zamanda insanı tamir edecek projelere de ihtiyaç vardır.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; beton değil, ruh onarımıdır.
Mahalle kültürü çöktü.
Aile yapısı zayıfladı.
İnsanlar yalnızlaştı.
Maneviyat aşındı.
Merhamet azaldı.
Tahammül yok oldu.
Eğitim sistemi artık sadece sınav kazandıran değil, insan yetiştiren bir modele dönüşmelidir.
Çocuklara matematik kadar öfke kontrolü, empati, vicdan, sabır ve toplumsal sorumluluk da öğretilmelidir.
Üniversiteler sadece diploma veren kurumlar olmaktan çıkmalı; toplum psikolojisi üzerine çalışan merkezler haline gelmelidir.
STK’lar sadece siyasi pozisyon alan yapılar değil, sosyal yaraları saran kurumlara dönüşmelidir.
Ve siyaset…
Evet, biraz susmalıdır.
Bu ülkenin her günü kavga diliyle geçemez.
Her konuşma düşmanlaştırıcı olamaz.
Her mesele “biz ve onlar” noktasına taşınamaz.
Toplumsal uzlaşı artık lüks değil, mecburiyettir.
Polisin yetkileri elbette güçlendirilmelidir.
Sokakta devlet otoritesi hissedilmelidir.
Suçlu, cezasız kalmayacağını bilmelidir.
Çünkü bugün Türkiye’de insanları en çok öfkelendiren şeylerden biri de adalet duygusunun zedelenmesidir.
Bir suç işleyenin kısa sürede tekrar sokakta görülmesi, toplum vicdanını yaralamaktadır.
İdam tartışmaları da bu yüzden yeniden gündeme geliyor.
Çünkü insanlar artık “ceza korkusu”nun ortadan kalktığını düşünüyor.
Bu konu hukuki, vicdani ve uluslararası boyutlarıyla ayrıca tartışılır…
Ancak toplumun neden böyle bir talepte bulunduğunu anlamadan da meseleyi kavrayamayız.
Çünkü insanlar artık korkuyor.
Evladını sokağa gönderirken korkuyor.
Trafikte korkuyor.
Tartışmaktan korkuyor.
Uyarı yapmaktan korkuyor.
Bir toplum korkuyla yaşamaya başlamışsa, orada sadece güvenlik değil; huzur da çökmüş demektir.
Türkiye’nin yeniden birbirine selam veren, konuşabilen, tahammül edebilen bir toplum haline gelmesi gerekiyor.
Bu da sadece kanunla olmaz.
Vicdanla olur.
Adaletle olur.
Eğitimle olur.
Ahlâkla olur.
Samimiyetle olur.
Ve en önemlisi…
İnsan hayatının yeniden iyiye layık olduğunun kabul edilmesiyle olur.
Çünkü bir toplumda insan ölümü sıradanlaşmaya başlamışsa, asıl tehlike işte o zaman başlamıştır.
Hakkı Balcı/TİMETÜRK