Aynasız Tekamül Olmaz: Başkasını Yargılamak Kimin Haddi?
Bazen insan, yaşadığı çağın akışına bakınca kendini bir "öteki" gibi hissetmekten alıkoyamıyor. Ne modern dünyanın sunduğu bu yeni varoluş biçimleriyle ne de hane içlerine kadar sızan o parçalanmış, tutarsız edimlerle sahici bir ünsiyet kurabiliyoruz. Fıtratın o duru özüne rağmen, modernitenin insan ruhunda açtığı yaralar, bizi sürekli bir "var olma" savaşına ve bunun doğal bir sonucu olarak derin bir benlik yanılsamasına sürüklüyor.
Çünkü modernizm, şahsiyetli bir duruş sergilemeyi bile fark ettirmeden nefsi bir haykırışa, bir kendini gösterme şovuna evriltebiliyor. Bu çağdaş dalgadan ne yazık ki geleneksel ve dini referanslarla hayatı okumaya çalışan zihinler de bütünüyle azade değil. Kendini her alanda berrak ve kusursuz görme arzusu, insanın kendi kimliği zannettiği sinsi bir illüzyona dönüşebiliyor. Bir diğerinin üzerine basarak, onun eksiklikleri üzerinden kendi haklılığını inşa ederek çıkılan bir yolun, bizi "insan-ı kâmil" olma ufkuna yaklaştırması ne kadar mümkündür? Başkasının ruhunu ve hukukunu ıskalayan bir dindarlık pratiği, iç görüsünü salt bir bireysellikle okuma hatasına düşmüş demektir.
Bu içsel muhasebe noksanlığı, aile ve kadın-erkek ilişkilerine dair üretilen entelektüel söylemlerde de kendini hissettiriyor. Çatışmaları çözmek adına sunulan bazı teorik reçeteler, kadının üzerine yapıştırılan hazır etiketlerle fıtratın zenginliğini ıskalayabiliyor. Örneğin; kadının her an sakin, edilgen ve uysal olmamasını doğrudan bir "hastalık" veya patoloji olarak değerlendirmek, fıtri mizaç çeşitliliğini doğru okuyamamanın bir sonucudur.
Unutmamak gerekir ki nefis cinsiyetsizdir. Erkek de kadın da bu dünyada benzer benlik iddialarıyla, benzer çeldiricilerle mücadele etmek ve hayat boyu süren o sancılı nefis terbiyesinden geçmekle mükelleftir. Bir kadın fıtraten cemal tecellisinin bir tezahürü olarak Hz. Ebubekir mizacında daha uysal ve sakin olabileceği gibi, celal tecellisinin bir yansıması olarak Hz. Ömer karakterinde celalli, ödünsüz ve sarsılmaz bir duruşa da sahip olabilir. Bu yapısal mizaç farklılıklarını patolojik bir vaka gibi sunmak yerine, yaradılışın bir zenginliği olarak kabul etmek adalet gereğidir.
Eğer ortadaki durum fıtri bir mizaç değil de nefsin hamlığından doğan bir hırçınlıksa, burada da sorumluluğu tek taraflı kılmak hakkaniyetli olmayacaktır. Bir insanı sadece nefsinin o hamlık ve arınma evresinde olduğu için kolayca gözden kaçırmak ya da "arkada bırakmak", bir arada olmanın ahlaki zeminini zedeler.
Rûm Suresi'nde buyrulduğu üzere; Allah eşleri birbirlerinde sükûn bulsunlar, huzura kavuşsunlar diye bir araya getirmiştir. Bu sükûnetin inşasında erkeğe yüklenen "kavvamlık" misyonu, sadece bir otorite veya konfor alanı değil, vicdani bir koruyuculuktur. Kavvamlık; eşinin nefsi dalgalanmalarında, insan olmaktan kaynaklı hamlık ve tökezleme dönemlerinde ona emin bir liman olmayı, şefkat, sabır ve adaletle yoldaşlık etmeyi gerektirir. Sorumluluğu sadece kadının "uysallığına" bağlayıp, kavvamlığın getirdiği vicdani yükümlülüğü erkek ekseninde soyutladığımızda, manevi dengeyi kaybederiz.
Sahi, hiçbirimize bu dünyada her zaman haklı, kusursuz ve mağdur kalacağımızın garantisi verilmedi. Kendi eksik, hatalı ve gölgede kalan yönlerimizle yüzleşmek bu kadar zorken, başkasının kusursuz olamayışını acımasızca yargılamak ne kadar gerçekçidir?
Belki de bu çağın en büyük yanılgısı, başkalarını inşa etmekten kendimizi denetlemeye vakit bulamayışımızdır. Sorumlulukları fıtrat kılıfıyla başkasına yıkıp kendi payımıza düşen aynaya bakmadığımız sürece, ne sahici bir ünsiyet kurabiliriz ne de aradığımız o içsel sükûnete kavuşabiliriz. Herkesi eğri kabul etmek kolaydır ama kendinde ki eğriliği bilip de hakkaniyetli olmak er kişinin yapacağı bir duruştur , er dediysek işi cinsiyete indirgemeyesiniz , hakkaniyet insan kalmayı seçebilene en güzel giysidir vesselam .
Mevlânâ ne güzel söylemiş Fîhi Mâ Fîh... Vesselam.
Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK