Bist

14.259,90

$

Dolar

44,8793

Euro

52,8737

Altın

7.011,23

£

Sterlin

60,7238

Bitcoin

$98,542

Bist

14.259,90

$

Dolar

44,8793

Euro

52,8737

Altın

7.011,23

£

Sterlin

60,7238

Bitcoin

$98,542

Makale 08.05.2026 6 dk okuma

Dünün engizisyonu, bugünün linç kültürü

Paylaş:

Siyaset bilimi ve sosyolojik açıdan bir bakalım mı?

Şöyle bir evvelden günümüze değişen kostümleri tek tek inceleyelim istedim bu yazımda. Zira uyanmak ve uyandırmak üzerime vazife olarak biçilmiş kaftan gibi hissediyorum. Çoğu zaman sürçülisan edersem affola; hasbelkader bu aciz kulun yazdıkları, sesli düşünmekten öte değildir.

Tarihçiler Ortaçağ’ın 1453’te kapandığını yazar. Sosyologlar ise pratiklerin yalnızca kostüm değiştirerek yaşamaya devam ettiğini söyler. Benim de hemfikir olduğum bakış açısı tam burada başlıyor zaten. Çünkü geçmişte monarşi ile kilisenin ürettiği “kayıtsız itaat kültürü”, bugün farklı aktörler ve yeni söylemlerle modern siyasal yapılarda yeniden tezahür edebiliyor. Değişen çoğu zaman isimler oluyor; güç ilişkilerinin özü ise aynı kalabiliyor.

Evvel zaman içinde Ortaçağ Avrupası’nda kilise, uhrevî kurtuluş vaatleri ve endüljans gibi uygulamalar üzerinden hem ekonomik hem de sembolik bir güç biriktiriyordu. Kralın kılıcı ile ruhban sınıfının duası birbirini meşrulaştıran bir düzen oluşturmuştu. Ardından insanlık; özgürlük, kardeşlik ve adalet talepleriyle bu yapıya karşı çıktı. Devrimler yaşandı, hak mücadeleleri verildi, çağlar kapandı. Fakat insan denen varlık değişmiyor. Gücü eline alan her yapı, denetlenmediğinde benzer refleksler üretmeye meyilli oluyor. İnsan ister istemez düşünüyor: Demek ki mesele yalnızca sistem değil, insanın içindeki hükmetme arzusu.

İbn Haldun’un asırlar önce söylediği gibi; güç arttıkça adalet zayıflarsa çözülme de kaçınılmaz olur. Tarih zaten biraz da bunun hikâyesi değil mi? Medeniyetlerin yükselişi kadar çöküşü de hep aynı yaradan başlıyor.

Bugün modern devletlerde rıza üretiminin araçları sekülerleşmiş durumda. Kamu kaynakları, ihaleler, kadrolar ve çeşitli imtiyazlar zaman zaman liyakatten çok sadakat ölçüsüne göre dağıtılabiliyor. Siyaset biliminin “klientalizm” dediği bu yapı, vatandaş-devlet ilişkisini patronaj ilişkisine dönüştürüyor. Böyle bir düzende yurttaş, hak sahibi birey olmaktan uzaklaşıp sadakat karşılığında koruma bekleyen bir “müşteri” konumuna itiliyor. Sonuç ise çoğu zaman aynı oluyor: vatandaşlık bilincinin aşınması, kurumların zayıflaması ve siyasetin anlam kaybı. Ne kadar tanıdık değil mi? Etrafımıza dikkatli bakınca bunu görmek aslında çok zor değil.

Max Weber’in söylediği gibi her otorite kendine bir meşruiyet zemini üretmek zorundadır. Ortaçağ’da bu zemin “tanrısal hukuk”tu. İncil’in yalnızca Latince okunması, yorum yetkisini ruhban sınıfının tekeline bırakıyor; böylece din, iktidarın korunmasında araçsallaştırılıyordu. Bugün ise yöntemler değişmiş olsa da mantık yer yer aynı işliyor. Kutsal metinlerden seçilen bazı ifadeler bağlamından koparılarak siyasal söylemlere eklemlenebiliyor. Özellikle “ulu’l-emre itaat” vurgusunun yalnızca itaat kısmı öne çıkarıldığında, eleştiri kolayca “dine karşı gelmek” gibi sunulabiliyor. Oysa sorgulanamayan güç, zamanla denetimsiz güce dönüşür. Denetimsiz güç ise hem kurumu hem de inancı yıpratır. Asıl kırılma da burada başlıyor zaten.

Kitle psikolojisi de bu döngünün önemli parçalarından biri. Gustave Le Bon’un dediği gibi, kalabalıkların içinde bireysel akıl çoğu zaman kolektif duygulara teslim oluyor. Siyasal yapılar da bunu “dava”, “beka” ya da “tehdit” söylemleriyle diri tutuyor. Bunun en etkili yolu ise bir “öteki” üretmek. Dün “cadı” ya da “sapkın” ilan edilenler vardı; bugün ise “hain”, “iç mihrak” veya “dış güç” gibi muğlak kavramlar aynı işlevi görüyor. Carl Schmitt’in “dost-düşman” ayrımı siyasetin merkezine yerleştiğinde müzakere zemini ortadan kalkıyor. Tartışmanın yerini etiketleme, düşüncenin yerini ise linç alıyor. Engizisyon mahkemeleri tarihte kaldı belki; ama dijital çağın sosyal medya mahkemeleri çok daha hızlı çalışıyor.

Tarih bize başka bir şeyi daha gösteriyor: Ortaçağ yalnızca savaşlarla değil, bilginin yayılmasıyla geriledi. Matbaanın icadı, kutsal metinlerin yerel dillere çevrilmesi ve “kral da kuldur” fikrinin yaygınlaşması toplumların zihinsel dönüşümünü mümkün kıldı. Bugün de ihtiyaç duyduğumuz şey aynı aslında: sorgulayan birey, güçlü kurumlar ve bütüncül bir okuma kültürü. Çünkü itaat, adaletle sınırlandırılmadığında her dönem kendi Ortaçağ’ını üretme potansiyeli taşır.

Akademinin, entelektüelin ve düşünen insanların görevi; korku üretmek değil, düşünce üretmektir. Hakikati kutsallaştırmak, kişileri değil ilkeleri merkeze almaktır. Zira tarih boyunca değişmeyen bir gerçek vardır: Güç, denetlenmediğinde yozlaşır; adalet zayıfladığında ise devletler çözülmeye başlar. İbn Haldun’un dediği gibi: “Devletler asabiye ile kurulur, adaletsizlik ile yıkılır.” Asabiyenin adı değişir; fakat adaletsizliğin sonucu değişmez.

Hatice Kübra Özbirinci/TİMETÜRK

Etiketler: