Her şey güllük gülistanlık değil fakat öyle bir sunum yapılıyor ki sorma gitsin! Yazacak o kadar şey var ki…
Okullarda şiddet, akran zorbalığı, cinayet, anne ve babasını öldüren genç, uyuşturucu ve kumar bağımlısı çocuklarımız ve gençlerimiz…
Toplumda gittikçe derinleşen yoksulluk ve yoksulluğun getirdiği sosyal ve ruhsal sorunlar…
Yöneticilerde ve siyasilerde gittikçe doğallıktan, içtenlikten uzaklaşma ve görünür olmayı önceleme…
Mütevazılık vurgusu yapan İslam dinini dikkate almadan görünürlük peşinde koşan, dua ile meyhane açan din görevlileri, umreden dönüş veya gidiş partisi veren, lüks otellerde iş insanları ve siyasilerle iftar yapan dindar işadamlarımız var. Üstelik hem dindar hem siyasi hem de iş insanı…
Ağzını açınca garip gurabadan bahseden, yardımlaşma, dayanışmadan dem vuran, sonra da aşağılayan bir üslupla “parasız adam gereksiz adamdır” diyebilen sözde dindar siyasileri de unutmamalı…
Akademide üretkenlik, akademik düşünce üretimi, toplum sorunlarına çözüm arama, özgür düşünmeye liderlik, insanımızın niteliğini yükseltme yerine niceliğe önem verilmesi, gittikçe derinleşen prestij kaybı, siyasileşme, mobbing
Her şeyi de yazamıyorum ki…
Suya sabuna dokunmamak gerekirmiş. Siyaset dünyası da dokunulmazmış. Zira kimin kiminle iş tutuğu belli değilmiş. Haklı olman yeterli değil, güçlü olman, zengin olman gerekirmiş.
İsmet Özel’in ifadesi ile ''Yaşadığım ülkede herkes birbirine yan gözle bakıyor.''
Kendi konumum ve kurumum hakkında da yazamam. Eleştiri yasağı her yerde. Konfor alanını korumak, statüde süreklilik için adı konulmamış bir sınırlılık ve baskı hissi var.
Yazmak ya da yazmamak! Bütün mesele bu. Yazmak bir heves işi olabilir. Heves geçici ve değişken olunca yazma işi de sekteye uğrar.
Fakat duyarlı birisi iseniz, etrafınızda olup bitenleri görüyorsanız ve gözlemliyorsanız, dikkatinizi çekiyorsa onlar sizi bir şeyler yapmaya kışkırtır. İyiliği emretme, kötülükten caydırma gibi bir görev hassasiyetiniz varsa bir şeyler yapma zorunluluğu ve sorumluluğu sizi kışkırtır.
İyi şeyler olmuyor…
Etrafımda olup biten şeyler çoğunlukla sevinilecek iyi şeyler değil. Çoğunlukla kötülükler ve olumsuzluklar dikkat çekiyor. Hey şey güllük gülistanlık değil!
İnsanlık tarihinde iyilik ve kötülük hep var olmuştur. İnsana iyiliği tercih etmesi, iyiliği üstün tutması ve iyilik için çalışması teşvik edilmiş.
İyilik yapmak insanı tek başına iyi yapmıyor. Yanında kötülükten de haberdar etme, uyarma ve uzaklaştırma görevi de var.
Kötülüğe karşı ne yapmalı?
Kötülüğe karşı yapılması gereken ilk şey onu eliyle değiştirmek. Yani fiili müdahalede bulunmak. Yani eylem.
Buna gücü yetmeyince kötülüğü veya kötüyü dili ile düzeltme aşaması gelir. Yani sözlü müdahale. Eylemden sonraki ikini aşama.
Üçüncü aşama imanın en zayıf derecesinin göstergesi olan kalbiyle buğzetmek.
Yazmak bu üç müdahale biçiminden ikicisine girer. Söz ile doğrudan müdahale olamayacağında göre yazı ile kötülüğü belirlemek, haberdar etmek ve bu yolla kötülükten caydırma ikinci yol olarak iş görüyor.
El ile ve dil ile müdahale…
Ülke olarak dünyada devam etmekte olan, olup biten olaylara karşı elimizle müdahale edip etmediğimizi bilmiyoruz. Ya da ediyorsak ne ölçüde ediyoruz ve ne kadar etkili oluyoruz? Bunu bilmek çok zor çünkü bu Postmodern dönemde artık görülür ve gözlemlenebilir olma ölçütü kendisini perde arkası, arka kapı gibi terimlere bırakırken yapısı ve işlevi zaten gizli olan istihbarat çalışmalarının ne olduğunu ve nasıl işlediğini bilmek ve değerlendirmek de mümkün değil.
Fakat bireysel olarak en yakından başlayarak kötülüklere eylemle müdahale etmek mümkün. Bu da günümüzde iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldırmak şeklinde ilerlemektedir.
İkinci aşamaya… Yani dil ile, söz ile veya yazı ile kötülüğe müdahale konusu.
Yazarak da kötülükten haberdar etmek, uyarmak ve caydırmak da kolay iş değil. Hem kendi sınırlılıklarınız hem de hedef kitlenin anlama ve algılama sınırlılıkları bu işi zorlaştırıyor.
12 yıllık zorunlu eğitim mi olur?
Önce şu soru geliyor aklıma. Eğitim zorunlu olur mu? Üstelik 12 yıl süre ile zorunlu olursa ne olur?
Eğitimin zorunlu olmasının insan hakları ile çelişmesini, insan ve kaynak israfını bir kenara bırakalım. Bir eğitimci olarak doğrudan haykırmak geliyor içimden. Haykırsam bir türlü haykırmasam içimde bir dert oluyor. Yine de iyiliği emretmek iyidir…
Haykırmak istiyorum!
“12 yıllık zorunlu eğitim gençliğimiz için ömür israfıdır, onların geleceğini heba ediyoruz, bu işi uzun vadede bir beka sorunu olarak görmenin vakti geldi”.
Görüyorum ve gözlemlemiyorum ki gençliğimiz bu kadar uzun sürede kazandıklarından çok kaybettikleri var. 12 yıl insan ömründe az bir süre değil. Ve bu sürede kaybettikleri geri getirilemeyen türden şeyler. Hayatta kalmak için gerekli temel beceriler kayboluyor. Bu becerilerin belli bir yaştan sonra kazanılması, telafisi de mümkün değil.
12 yıl zorunlu eğitimi tamamlayan, bir de üstüne lisans eğitimi yapan gençlerimizin en etkili, verimli ve yaratıcı olan bu hayat bölümünü okulda geçirdiklerini dikkate alalım. Elbette kazandıkları çok şey var ama hayatta kalma becerilerinden mahrum kaldıklarını unutmayalım. Hayatta kalma becerileri hafife alınamaz.
Hayatta kalma becerilerinden mahrum kalan gençlerin istihdam beklentilerinin de gerçekleşmediğini düşünün. Bu durumda ruh sağlığı sağlam kalan olan bir gençlik kalır mı?
12 yıllık zorunlu eğitim ve sonraki yükseköğrenim süresinde Cumhuriyetin emanet edildiği Türk gençliğinin önüne getirilen sınavların sayısını dikkate aldığımızda, sınavların uygulanış ve yapısı gereği her sınavın bir gençlerimizde bir travma meydana getirdiğini, bu ve benzeri travmalara maruz kalan gençliğimizden "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller" olmasını beklemeye hakkımız yoktur.
Ya atanamayan öğretmenler!
“Atanamayan öğretmenler” diye bir sorunun sadece bizim literatürde geçtiğini söylesek, “gencimiz atanmayacaksa neden eğitime kabul ediliyor” diye sorsak, gençlerimizi beklentiye sokmanın, sonra da “siz öğretmen olamazsınız, bunu için 2 yıl daha eğitim almalısınız. Bunu için de tekrar sınava gireceksiniz” demenin kötülük olduğunu söylemek yanlış olur mu?
Öğretmen olma umudu ve beklentisi ile eğitim fakültelerine gelen gençlerin neredeyse hepsinin orta ve alt sosyoekonomik katmandaki ailelerin çocukları olduğunu dikkate alırsak travma yaşayanlara, mağdur olanlara sadece gençlerimizi değil ailelerini de dahil etmek gerekir.
“Öğretmen yetiştirme problemimiz var, öğretmen olmak isteyen gençlerimizin önünü açalım, hem insan kaynağımızı hem de finans kaynağımızı boşa harcamayalım“ desek kimi kötülükten haberdar edeceğiz bilmiyorum.
Okulu çocuklara taşıyalım!
Sabahın seherinde yola çıktığımda, kışın soğuğunda, henüz karanlık iken okula gitmek için yol kenarında servis bekleyen küçücük çocuklarımıza yazık değil mi? Okul servislerinde kaybettiğimiz çocuklarımızın sayısı az mı?
“Taşımalı eğitime bir çözüm bulunmalı, çocuğu okula taşımak yerine okulu çocuğa taşımak gerekir” desek kötülükten caydırmaya yardımcı olur mu bilmiyorum.
Kral çıplak diyebilmek…
Maalesef günümüzde empati kuran, kul hakkına dikkat eden ve adaleti, hakkı ve hakikati her şeyin üstünde tutan insan sayısının azaldığını görüyorum. Değerlerin yozlaştığı, menfaatlerin ön plana çıktığı dönemleri yaşıyoruz. Böyle dönemlerde hakikati haykırmak, kralın çıplak olduğunu gösterebilmek çok değerlidir.
Bir insan evladının, bir Müslümanın yapması gereken şey hakkı üstün tutmak iken çıkar ilişkileri ile örülmüş bir siyaset, ticaret ve din ağı ile kuşatılmış durumdayız.
Durum bu iken hayra çağıran, kötülükten haberdar edenlerden olmak çok değerli bir tutum olarak görünüyor. İyiliği emretmek, kötülükten caydırmak gerekiyor. Bu bir sorumluluk. Aslında farz. Allah bizim ne olduğumuzu biliyor.
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân 104)
Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK