$

Dolar

45,7667

Euro

53,5029

£

Sterlin

62,0462

Frank

58,3908

Gram Altın

6.624,6300

Bitcoin

3.479.325

$

Dolar

45,7667

Euro

53,5029

£

Sterlin

62,0462

Frank

58,3908

Gram Altın

6.624,6300

Bitcoin

3.479.325

Makale 25.05.2026 7 dk okuma

Kültürümüzde idealizm ve realizm

Paylaş:

Kültür ile dil arasındaki ilişki sürekli bir tartışma konusu yapılagelmiştir. Dil kültürün ürünüdür diyenler yanında dil olmadan kültür olmaz diyenler da vardır. Ancak dilin ait olduğu kültürün ekosistemi içinde oluşan düşüncenin dışa vurulması olduğu genel kabul gören bir yaklaşımdır.

Dil, düşünceyi ifade eder ve aynı zamanda biz dilimizin imkanları dahilinde düşünebiliriz. Öyle ise kültürün temel bir unsuru olan dil, aynı zamanda ait olduğu kültürün düşünme biçimlerini ne yansıtır. Düşünceyi ifade için kullanılan dil sadece sözcüklerden ibaret değildir. Ait olduğu kültürün derin katmanlarında oluşan anlamları da taşır.

Kendi kültürünün derin anlamını taşıyan ve o kültüre mensup bireyler tarafından kullanılan terimlere ve kavramlara karşı duyulan aşağılık kompleksi, bu terimlerin yerine başka kültürlerden kaynaklanan ve anlamlar barındıran terimlerin ve kavramların tercih edildiği başka bir ülke olup olmadığını bilmiyorum. Bu durum, sadece bireysel bir seçim olarak değil, aynı zamanda bir siyasi tercih olarak ortaya çıkmış ve psikolojik bir altyapıya da dönüşmüştür.

Başlıkta geçen terimler, yakın geçmişimizde sıkça karşımıza çıkan ve hem toplum yapımızı hem de politik duruşumuzu şekillendiren ifadelerdir. Bu terimler, mevcut anlamlarını koruyarak bu role devam etmektedir. Söz konusu alanlarda yaygın olarak kullanılan bu terimlerin büyük bir kısmı, Antik Yunan düşüncesine dayanmaktadır ve bu kültürde belirgin bir anlam kazanmış, Batı düşünce tarihi içinde de önemli bir yere sahiptir.

Muasır Medeniyet seviyesine ulaşma hedefinin yolu, bu kökleri bulunan ve dünya görüşünü şekillendiren terimlerin kullanıldığı bir düzlemden geçmektedir. Kültürel geçmişimizde yer eden ve düşünce tarihimizde anlam kazanan terimlerin benimsenmesi, bu terimlerin perspektifinden hayata bakılması ise yalnızca üstün insan olma veya üstün medeniyette yer alma psikolojisi ile yönlendirilmiştir.

Bu nedenle, gündelik yaşam, sosyal iletişim ve eğitim gibi alanlarda üstünlük vurgusu, bu terimlerin kullanımıyla ima edilmiştir. Bu terimlerin kullanımını artırmanın yanı sıra, üstün medeniyeti temsil eden ülkelerde bulunmak, orada gelişen olaylara tanıklık etmek ve bu yaşam tarzına adapte olma çabası göstermek ya da orada eğitim alarak o düşünce yapısının övgüsünü yapmak, bu baskınlık sürecini ivmelendirmiştir.

Amerika’da doktora yapmış olmak veya Amerikan doktora unvanına sahip olmanın ayrıcalıklar getirmesi veya bir yerli aydının, “ben Amerika’da iken” ifadesiyle iletişim kurmayı tercih etmesi, üstün kabul edilen medeniyetin ait olunan medeniyeti zayıflatma sürecini hızlandırmıştır.

Dil pazarındaki değer farkının, baskın dilin diğer diller üzerindeki baskısıyla, bu dillerin yavaş yavaş yok olmasına yol açtığı ve baskın dilin bir katil dile dönüştüğü bir süreç söz konusudur. Bu bağlamda, bizlerin ait olduğu “muasır medeniyet” kavramını içerisine alan terimlerin kökenlerini ve kültürümüze yansımasını kullanmak zorunda kalmanın derin bir üzüntü verdiğini kabul etmeliyim.

İnsanın doğayla olan ilişkisinde de benzer bir şekilde, aynı baskın medeniyetin etkilerini görmek mümkündür. Son günlerde ülkemizde ve dünyanın çeşitli yerlerinde meydana gelen felaketler ile insanların bu olaylara karşı gösterdiği tepkiler, bu konuyu önemli bir tartışma alanı haline getirmiştir.

Başka bir ifadeyle, doğa ve insan ilişkisi çerçevesinde doğal olayların insanlar tarafından felaket olarak algılanması ve bu şekilde adlandırılması dikkat çekicidir. Doğadaki doğal olayların insanın felaketine yol açtığı düşüncesi, doğal felaketleri doğanın insana karşı bir savaşı olarak sunmaktadır. Oysaki insanın doğaya ne yaptığı sıklıkla tartışılmamaktadır. Bu süreçte insanın masum, doğanın ise zalim olduğu imajı öne çıkartılmaktadır.

Bu algı ve adlandırma, aslında insan ile doğayı iki zıt taraf olarak sunmaya çalışan eğitim sistemlerinin bir yansımasıdır. Doğa ile insanın bir bütün olduğunu, birbirlerinin zıttı ya da düşmanı olmadığını ve insanın doğanın bir parçası olduğunu vurgulamaktan kaçınılmaktadır. "Kadının fendi erkeği yendi" gibi yaklaşımlarla insanın doğayı yenmesi gerektiği fikri ön plana çıkarılmaktadır. Bu süreçteki ikili yapı, aslında antik Yunan felsefesinde izlenen bir yol ile başlamıştır.

Bilimleri, Doğal Bilimler ve Beşerî Bilimler olarak iki farklı kategoride ayıran dönemin düşünürleri, sonraki dönemlerde gerçekleşen çatışmaların da temellerini atmışlardır.

Gerçekçilik (Realizm), doğal bilimlerin yegane geçerli bilim olduğunu savunmakta ve insanın duyuları ile algılayabildiği nesneleri ancak gerçek olarak nitelendirmektedir. Bununla birlikte, Ülkücülük (İdealizm) aklın ve zihnin oluşturduğu kavramların ve fikirlerin de gerçek sayılabileceğini öne sürmektedir. Bu iki düşünce, birbirinin alternatifleri olarak sunulmuştur.

Sonuç olarak, zaman içinde Fen Bilimleri olarak bilinen Doğa Bilimlerinin temsilcileri, Sosyal Bilimleri bilim alanı olarak kabul etmeye yanaşmamışlardır. Ancak, 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde sosyal bilimler yavaş yavaş bilimsel bir disiplin olarak tanınmaya başlanmıştır.

Artık idealizm ve realizm birbirini tamamlayan iki temel kavram olarak görülmeye başlamıştır. İslam düşüncesinde idealizm ve realizm karşıt iki kutup değil, fizik ve metafizik dünyayı sentezleyen birbirini tamamlayıcı unsurlardır.

Bizim kültürümüz maddeyi ve fiziksel dünyayı (realizm) yok saymayan, ancak bu dünyadaki her şeyi aşkın bir yaratıcıya (idealizm) bağlayan dengeli bir ontolojiye sahiptir.

Prof. Dr. Mehmet Şahin/TİMETÜRK

 

Etiketler: