$

Dolar

45,3627

Euro

53,4180

£

Sterlin

61,9567

Frank

58,3293

Gram Altın

6.833,5600

Bitcoin

3.686.242

$

Dolar

45,3627

Euro

53,4180

£

Sterlin

61,9567

Frank

58,3293

Gram Altın

6.833,5600

Bitcoin

3.686.242

Makale 11.05.2026 10 dk okuma

Geleneksel güvenlik çemberlerini “Kırmak”

Paylaş:

Teori ile pratiğin söz ile hareket ve/veya uygulamanın kesiştiği o kritik alanda cereyan edecek her gelişme hiç planda olmayan farklı durumların doğmasına sebep olurken aynı zamanda stres yönetimi becerisine sahip stratejik düşünen otokontrol sahibi bir “irade” gerektirir. Bu küçücük bir işletme için neyse global çapta bir firma için de odur. Ulus idaresinde ne ise uluslararası sistemin sevk ve idaresinde de öylece geçerlidir. Mevcut şartlarda ne yazık ki bunu hakkıyla yapabilen bir hegemon güç/aktör olmadığı için küresel sistem halihazırda yönünü kaybetmiş bir vaziyette. Bu nedenle biz tekrar ulusal ölçekte bir değerlendirme yapmaya yöneldiğimizde devletlerin özellikle dış politika ile ilgilenen birimlerinin (meclis, dışişleri bürokrasisi ve devletin zirvesi) ulusal çıkarların muhafazası ile başlayan değer ve öncelikler manzumesi çerçevesinde atılacak her adımın adeta bir “fizibilite raporunu” ya da “risk haritasını” çıkarmasının kendisinden beklendiğini söyleyebiliriz. Dış politika alanı ile ilgili olarak bu alanın süjeleri/özneleri diplomasi masasından savaş alanına kadar uzanan her gelişmeyi yönetmek, her riski üstlenmek ancak aynı zamanda ulusal menfaatleri de ezdirmemek durumundadır. Bunlar birbirine aykırı durumlar değildir aksine birbiriyle çok yakından ilişkilidir. Bu alandaki otoriteler örneğin; “Savaş siyasetin başka araçlarla bir devamıdır” derken, bir diğeri örneğin; diplomasinin ve siyasetin kapalı kapılar ardında verilen ödünlerden ve yapılan pazarlıklardan ibaret olduğunu söyleyebilmektedir.

Dış Politikada “Algılar”, “Mesajlar”, “Siyasi İrade” ve “Stratejik Aklın” Önemi

 Ulus ve devlet olarak birtakım güç kaynaklarına (nitel ve nicel güç unsurları) sahip olmak elbette çok önemlidir. Ancak bunun da ötesinde daha da önemli olan ve bu güç kaynaklarına/unsurlarına çarpan etkisiyle davranacak olan esas kritik öğe ise “siyasi irade” ve “stratejik akıl /stratejik zihindir.” Birçok siyasi sistem yeterli güç kaynaklarına sahip olduğu halde bunları etkin bir şekilde örgütleyebilme ve yönetebilme kapasitesi yanında becerisinden de yoksun olduğu için uluslararası siyasette arzu ettiği biçimde davranamamaktadır. Bu durum ise diğer aktörlerin kendisine dikte ettiği rolü oynamaya mecbur kalmasına veya global siyaset sahnesinden hedeflerine ulaşamadan çekilmesine neden olmaktadır. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, devletin kurtuluş ve kuruluş aşamalarında sergilediği üstün liderlik rolü ile Türkiye’yi hür milletler ailesinin onurlu bir üyesi yapmakla kalmamış aynı zamanda iç ve dış tehditlerin bertaraf edilmesi için de hakkıyla mücadele etmiştir. Onun liderlik özellikleri iç siyasete olduğu kadar dış politika alanına da yansımış; “Hatay Meselesi”, “Balkan Antantı”, “Sadabad Paktı”, “Nüfus Mübadelesi” gibi önemli girişimler Atatürk dönemi dış politikasının öne çıkan başlıkları olmuştur.

Gazi Mustafa Kemal’in daha Çanakkale Savaşları esnasında Conkbayırı ve Arıburnu muharebelerinde düşmanın ertesi sabah çıkarma yapacağı yeri diğer kurmayların aksine isabetli bir şekilde tahmin etmesiyle başlayıp Lozan görüşmelerinde İsmet Paşa (İnönü) başkanlığındaki Türk heyetinin tavırlarını etkileyen taktikleri ve talimatlarıyla devam eden ileri görüşlülüğü ve stratejik zihin yapısı bugünkü güçlü Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlam temeller üzerine inşa edilmesini sağlamıştır. Aynı şekilde Türkiye’nin son 25 yıllık dış politikasını lider diplomasisi ile biçimlendiren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Filistin”, “Suriye”, “Ukrayna”, “Doğu Akdeniz” ve “Güney Kafkasya’daki oyun kurucu hamleleri uluslararası ilişkilerde Türkiye’yi “kilit aktör” konumuna oturtan ve dış politika-yapım sürecinde siyasi iradenin önemini vurgulayan en somut örnekler olarak gelişmiştir. Özellikle Karabağ’daki “Vatan Muharebesi”, “Suriye İç Savaşı” ve “Gazze Ateşkesi” gibi süreçlerde Türkiye’nin aldığı aktif rol geleceği belirleyen hamleler olarak şekillenmiştir.

1923’ten Bugüne: Çevreleyen Çemberlerden Kırılan Çemberlere

Dış işlerimiz ve dış ilişkilerimiz Atatürk döneminden bugüne elbette birçok sınamadan, çetin süreçlerden ve mücadelelerden geçerek ulaşmıştır. Kimi zaman hesap hataları olmuştur, kimi zaman da yanlış algılar, kararlar ve değerlendirmeler… Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına izin veren Ankara deyim yerindeyse bu “kıyağı” belki birtakım kazanımlar umarak yapmıştı ancak uzun vadede bunun Batı ittifakında ödüllendirilecek bir değeri olmadığı görülmüştür. Yine Saddam’ın saldırgan tavırları zirveye ulaştığında onu dizginlemek için harekete geçen Washington ve müttefikleri bölgenin “ileri karakolu” Türkiye’den teknik ve askeri destek talep ederken merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özel daha aktif bir role soyunarak bahse konu süreçte “bir koyup beş alacağımızı” söylemiştir. Ancak çok geçmeden bunun büyük bir kumar olduğu anlaşılmış ve “yanlış hesap Bağdat’tan dönmüştür”. Biraz da literatür ve akademik jargon eksenli konuşarak yola devam edersek 1923’ten bu yana ama 1945 ve hele hele 1950’lerden sonra artan bir biçimde Türkiye’yi kuşatarak etkisi altın alan toplam beş “güvenlik çemberinin (security circles)” varlığından söz edilmeye başlanmıştır. “Avrupa”, “Balkanlar”, “Doğu Akdeniz”, “Kafkasya” ve “Ortadoğu” bölgelerinden oluşan bu güvenlik çemberleri içerisindeki güvenliğe dair her dinamik ve gelişen Soğuk Savaş şartlarında bir şekilde Ankara’yı da etkisi altına alıp politikalarını şekillendirmiştir.

Soğuk Savaşın ardından ortaya çıkan yeni uluslararası sistemin ürettiği güvenlik krizleri ve sıcak çatışma riskleri de keza Türk idarecilerin bahse konu güvenlik çemberleri ekseninde karar almalarını ve politika belirlemelerini gerektirmiştir. Bu kapsamda 1991 ve sonrasında gerçekleşen Bosna Savaşı, Kuveyt Krizi, Kıbrıs’la ilgili gelişmeler, AB ile Maastricht Anlaşması sonrasında entegre olunan yeni süreç, Güney Kafkasya’daki gelişmeler Türkiye’nin sürekli belirtilen coğrafyaları göz hapsinde tutmasını elzem hale getirmiştir. Bunun yanında ideolojik kamplaşmanın ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin stratejik rolünün azalacağı veya sona ereceğine olan inanç tamamen geçersiz hale gelmiş, ABD’nin bölgesel politikalarında Ankara yeniden “stratejik müttefik” konumuna yükselmiştir.

2000’lerde Türkiye siyasetinde yaşanan gelişmeler ile dış politika “pro-aktif” ve “oyun kurucu” bir kimlik kazanmaya başlamış bu dönemden itibaren Türkiye bahse konu güvenlik çemberlerinin etkisi altında kalan değil aksine bu güvenlik çemberlerinin işaret ettiği coğrafyalardaki gündemi belirleyen hatta gerekirse bu çemberleri tamamen kırarak etkisini yok eden majör bir aktöre dönüşmüştür. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Ermenistan ile Azerbaycan arasında vuku bulan ve Ankara’nın aktif rol ve desteği ile Azerbaycan lehine sonuçlanan Vatan Muharebesi akabinde Azerbaycan kendi toprağı Bakü’ye kavuşurken bölgede kalıcı bir barışın tesisi için her iki taraf da Türkiye ile diplomasi masası etrafında buluşmuştur. Ortadoğu bölgesi söz konusu olduğunda ise ABD Başkanı Trump’un dahi çoğu kez ifade ettiği gibi “Suriye’yi Erdoğan almıştır”. Doğu Akdeniz’deki enerji keşifleri ve münhasır ekonomik bölge (MEB) anlaşmaları Türkiye dışlanarak artık yapılamamaktadır. Aynı şekilde Balkanlar’da artık yeni bir güvenlik realitesi inşa edilmiş olup Ankara’nın onay vermediği denklemler çözümsüz kalmaktadır. Transatlantik ilişkilerin yaşamış olduğu derin kriz ve AB’nin Moskova merkezli ve diğer hibrit tehditler karşısında Türkiye’yi tekrar “stratejik ortak” ve “vazgeçilmez aktör” olarak tanımlamaya başlaması ilişkilerin yeniden konumlandırılmasına yol açmıştır.

Son Söz

Gelinen noktada Türkiye Avrupa, Balkanlar, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve Ortadoğu’dan oluşan güvenlik çemberlerini/coğrafyalarını yeniden şekillendiren ve bahse konu bölgelerin jeopolitik gündemini belirleyen ve yöneten kilit aktör seviyesine yükselmiştir. Bu durumu oluşturmak ne kadar zor ve maharet gerektiren bir süreç gerektirdiyse mevcut statükonun yönetilmesi ve idamesi de bir o kadar güç olacak ve ustalık isteyen bir siyasi iradeye ihtiyaç duyacaktır. İşte ç-birçok kez ifade ettiğimiz “Türkiye Yüzyılı” bu hedef ve yol haritası ile oluşturulan kapsamlı, bölgesel ve küresel çıktıları olan kritik bir vizyonun adıdır. Bu konu hakkında daha geniş bilgiler için değerli okuyucularımızın naçizane https://www.mfa.gov.tr/dis-politika-genel.tr.mfa adresine göz atmalarını ve eğer uzmanlık alanları ile vakitleri izin veriyorsa SETA Yayınlarından çıkan “Türkiye’s Foreign Policy” adlı eseri incelemelerini özellikle rica edeceğim.

Sevgi ve saygılarımla…

Dr. Mehmet BABACAN/TİMETÜRK

Etiketler:
Dr. Mehmet Babacan
Dr. Mehmet Babacan

Köşe Yazarı